Zeki Çoban Masalı

coban

Zeki Çoban Masalı

Eski çağlarda Şahimerdan isimli bir hân yaşarmış. Hân, bir gün bütün halkı toplamış ve onlara şöyle bir vazife vermiş:

-Şu soruların cevabını en kısa zamanda bulun: Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor? Bu iki sorunun cevabını üç gün içinde bulamazsanız hepinizin boynunu vururum!.. Hânın fermanına uymak lâzım, yoksa sonunda ölüm var. Ahali, üç gün düşünmüş taşınmış; fakat soruların cevabını bulamamış. Verilen üç gün bittikten sonra cellatlar, halkı sorgu alanına toplamışlar. Fakat, hânın sorularının cevabını hiç kimse bilmiyormuş. Yüce dağın eteklerinde koyun güden bir çoban, ahalinin müşkül hâlini görmüş. Yoldan geçen bir atlıya ne olup bittiğini sormuş. Yolcu şöyle demiş:
– Hân, halkına ‘Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor?’ diye iki soru sordu. Soruların cevabını bulmak için de üç gün mühlet verdi. Bugün belirlenen vakit bitti. Fakat, henüz hiç kimse soruların cevabını bulabilmiş değil. Halkın böyle yorgun, bitkin ve üzgün olmasının sebebi ise ölüm korkusu… Çoban, bu üzücü durumu öğrendikten sonra atın terkisine binmiş ve ahalinin toplandığı sorgu alanına gelmiş. Bütün halk toplandıktan sonra hân, tahtına oturmuş:
– Sorularımın cevabını bulan huzuruma gelip cevap versin. diye buyruk vermiş. Meydana toplananların başları öne eğilmiş, ödleri kopmuş korkudan. Herkes ‘Sonumuz geldi.’ diye düşünürken, üstünde ak kaftanı, başında eski püskü başlığı ile bir genç, kalabalığı yara yara öne çıkmış:
-Hakanım, sorularınızın cevabını ben buldum, diyerek hânın huzuruna varmış. Bu durumu gören ahali, şaşkınlıktan âdeta donakalmış.
-Sorulara doğru cevap veremediğin takdirde başını alacağımı biliyorsun, değil mi?” diye sormuş hân, sert bir tavırla.
– Biliyorum, sultanım…
– Öyle ise söyle bakalım: Doğu ile batının arası kaç günlük yol?
– Yalnızca bir günlük yol, hakanım.
– Nereden biliyorsun öyle olduğunu?
– Eğer doğu ile batının arası iki günlük yol olsaydı, güneş yarı yolda kalırdı. Fakat öyle olmuyor; güneş sabahleyin doğudan doğuyor, akşamleyin de batıdan batıyor. Demek ki bu mesafe sadece bir günlük yol… Bundan sonra hân;
-Allah şu anda ne yapıyor?” diyerek ikinci sorusuna geçmiş. Çoban bu sefer şöyle cevap vermiş:
– Hakanım, tahttan inerek yerinizi bana verin. Yerinize geçerek cevap vermek istiyorum. Hân, çobanın bu ricasını kabul etmiş; yerinden kalkarak aşağı inmiş. Delikanlı, tahtın üstüne çıkarak ahalinin de işiteceği şekilde şöyle demiş:

– Yüce Allah, şu anda çobanı hânlığa, hânı da çobanlığa tayin ediyor. Hân, delikanlının bu cevabını da kabul etmiş. “Böyle hazırcevap olana baskı yapılmaz, demiş ve meydana toplanan halkı da dağıtmış. O günden sonra halk, çobana büyük saygı göstermeğe başlamış. Bir müşkülü olan ondan akıl sorar olmuş.

Gökten üç elma düşmüş biri masalı yazanın başına biri okuyanın başına biride bu masalı dinleyenin başına…

Tilki ile Keçi Masalı

tilki-ile-keci

Tilki ile Keçi Masalı

Tilkinin biri günün birinde içinde su bulunan bir kuyuya düştü. Kuyunun içinde oradan buraya sıçradı fakat bir türlü yukarı çıkamadı.

Bir süre sonra orada bir keçi göründü. Çok susadığı için hemen kuyunun başına geldi.Sonra eğilip kuyunun içine baktı,bir de ne görsün?Aşağı da bir tikli duruyor. Keçi buna çok şaşırdı. Aşağıya seslendi.

-Sen orada ne yapıyorsun tilki kardeş?

Tilki serinkanlılıkla

-Ne yapacağım?Su içiyorum dedi

Keçi kuyuda su olduğunu duyunca çok sevindi. Tilki ye

-Su soğuk mu?diye sordu.

Kurnaz tilki

-Hem de buz gibi dedi.

Keçi

-Ben nasıl içebilirim bu sudan?diye sordu.

Tilki

-Ondan kolay ne var? dedi tilki sen hop diye aşağıya atla

Keçi tilkinin bu sözlerine kanıp hemen kendini aşağıya attı. Daha sonra kuyudaki sudan kana kana içti,Susuzluğu geçince de tilki ye:

-Biz buradan nasıl çıkacağız? diye sordu.

-Kolay dedi tilki sen ön ayaklarını kuyunun duvarına dayayıp arka ayaklarının üzerine dikil! Ben, senin sırtına basarak kolayca dışarı çıkarım sonrada seni yukarı çekerim.Böylece ikimiz de kurtulmuş oluruz.

Keçi,hemen tilkinin dediğini yaptı. Tilki ise onun sırtına basarak bir sıçrayışta kuyudan çıktı. Sonra hemen ormana doğru koşmaya başladı. Keçi tilkinin kendisine hile yaptığını anladı. . Ardından acı acı bağırdı:

-Ben senin kuyudan çıkmana yardım ettim ama sen beni burada bırakıp gidiyorsun hiç olur mu böyle şey? dedi

Bu sözleri duyan tilki hemen geri dönerek keçiye:

-Bence sen aklını yitirmişsin ey keçi!Eğer sende bir gram akıl olsaydı,kuyuya atlamadan önce buradan nasıl çıkacağını düşünürdün dedi. Sonra da oradan hızla uzaklaştı.

Bu masalda verilen öğüt ise şu

Aklını düşünen insanlar sonunu düşünmeden bir iş yapmaya kalkışmazlar.

Şehir Faresi ile Tarla Faresi

tarla-faresi-ile-sehir-faresi

Şehir Faresi ile Tarla Faresi

Çok eskiden tarla faresi ile şehir faresi arkadaş olmuş. İkisi birbirlerini çok severmiş. Aralarında güzel bir dostluk kurulmuş. Şehir faresi sık sık tarla faresini ziyaret edermiş. Birlikte kırlarda güle oynaya vakit geçirirlermiş. Diledikleri kadar koşar, zıplar, yuvarlanırlarmış…

Bir gün şehir faresi arkadaşını yemeğe davet etmiş.
-Bu akşam bize gel. Sana güzel bir sofra hazırlayayım. Azıcık miden bayram etsin, demiş.
Bu davete tarla faresi çok sevinmiş. Yiyeceği yemeklerin hayalini kurmaya başlamış. Bütün gece rüyasında peynirler, tatlılar, pastalar görmüş. Bu arada şehir faresinin evinde bir telaş bir telaş… Çeşit çeşit yiyecekler, pastalar hazırlanmış. Bütün gün koşturup durmuş.

Akşam tarla faresi kalkıp gelmiş. Bakmış, masanın üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle dolu. Masada hiçbir şey eksik değilmiş. Hemen sofraya oturmuşlar. Ziyafet neşeli başlamış.
Tarla faresi önce pastadan bir lokma alacakmış. Tam çatalını uzatmış, dışarıdan sesler gelmiş.

Şehir faresi hemen deliğine kaçmış. Ardından da tarla faresi kendini zor atmış deliğe.
Korkudan kalpleri küt küt atıyormuş.
Tarla faresi sormuş:
-Evin kedisi olabilir mi?
Şehir faresi cevap vermiş:
-Sanırım onun gürültüsüydü.

Yeniden sofraya oturmuşlar. Ama artık neşeleri kaçmış, tedirgin olmuşlar.
Tarla faresi bu kez çatalını böreğe uzatmış. Tam lokmayı ağzına atacakmış, yine sesler işitmişler.Apar topar ikisi de kendilerini deliğe atmış. Yüzleri korkudan sapsarı olmuş.
Korkudan tir tir titriyorlarmış.

Tarla faresi sormuş:
-Evin hanımı olabilir mi?
Şehir faresi cevaplamış:
-Belki odur bilemem.
Sesler kesilince delikten çıkmışlar.
Şehir faresi:
-Kusura bakma. Bazen böyle şeyler oluyor. Haydi yemeğimize devam edelim, demiş.
Tarla faresi:
-Bu kadar yeter! Korku içinde yemek istemem, demiş. Yarın sen bana gel. Kuru ekmek yeriz belki ama kimse de bizi korkutamaz.

Jean de La Fontaine
Çeviri: Sema Aydın
Mutlu Yayıncılık, Ocak 1998 – İstanbul

Gülbeyaz Prenses Masalı

masal-1

Gülbeyaz Prenses Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Bir padişahın bir kızı varmış; adı da Gül Beyazymış. Bu kız o kadar güzelmiş ki, dün­yada bir eşi daha yokmuş, Padişahın karısı, bir Arap’a her gün giderek:
– Ay mı güzel, ben mi güzelim, sen mi güzelsin? diye sorarmış,
Arap:
– Hepsi de güzel, dermiş. Kadın, kapıyı kapatarak çıkar gidermiş. Gül Beyaz,sarayda gezerken, Arap kızı görmüş ve ona âşık olmuş. Ertesi gün, padişahın karısı yine Arap’a sormuş.
Arap bu defa:
– A da, sen de, ben de güzelim, Ama en güzeli Gül Beyaz, demiş,
Kadın:
– Eyvahlar olsun, Arap, Gülbeyaz’ı gördü. Şimdi, ben ne ya­pacağım? diye telaşlanmış.
Bir gün kıza:
– Haydi, seninle gezmeye gidelim, diyerek onu alıp sokağa çıkmış. Gide gide bir kıra varmışlar. Bir ağacın altında otururlarken, kız uyuya kalmış, Kadın, onu orada bırakmış ve saraya dönmüş. Gül Beyaz, uyandığında üvey annesini yanında göremeyince çok korkmuş. Bağırıp, ağlamaya başlamış. Seslenmiş, seslenmiş, aramış, ama bulamamış. Ne yapacağını bilemeyen kız:
– Eyvah! Üvey annem beni burada bırakıp nereye gitti? di­ye ağlayarak dünyayı ayağa kaldırmış. Gül Beyaz, o gü­ne kadar hiç saraydan çıkmamış. Bu yüzden, nereye gi­deceğini bilememiş ve ağacın altında oturup, ağlamış. O gün, üç kardeş ava çıkmış, gezinip dururlarken kı­zı bulmuşlar. Gül Beyaz, onları görünce çok korkmuş, Ama çocuklar, onun haline acıyıp, kıza çok iyi davran­mışlar ve onu evlerine götürmüşler, Üçkardeş, gündüz ava çıkarlarmış. Gül Beyaz, onların yemeklerini yapıp,evlerini temizliyormuş. Günlerini böyle geçirirlerken, bu kızın güzelliği her­kese yayılmış. Gül Beyaz’ın ünü dilden dile dolaşıp, kızın annesi­nin kulağına kadar gitmiş, Kızının hayatta olduğuna çok sinirle­nen kadın, onu kurtların, kuşların yediğini sanıyormuş. Bir cadıya gitmiş.
Cadı, iki tane sihirli iğne yapmış ve kadına:
-Al bunları. Bu iğneleri kızın başına batırır-san ölür, demiş. Kadın, eski püskü elbiseler giymiş ve ta­nınmayacak bir kılığa girmiş, Eline de bir bohça almış ve kızın yaşadığı kulübeye doğru yola çıkmış. Üç kardeş, ava giderlerken kapıyı kilitleyip giderler-miş. Kadın gelip, kızın kapısını çalınca, kız hiç sesini çıkartmamış,
Kadın:
– Kızcağızım, niçin kapıyı açmıyorsun? Ben Anado­lu’dan, oğullarımı görmeye geldim. Oğullarıma, hediye­ler getirdim. Hiç olmazsa onları al.
Kız:
– Kapıyı giderken kilitlediler teyzeciğim!
Kadın:
– Kızım, senin de onlarla kaldığını duydum, Sana da iki tane iğne getirdim. Hiç olmazsa başını, şu anahtar deliğine yaklaştır da, bari iğneleri takayım, demiş, Kızın aklına bir kötülük gelmemiş ve başını deliğe yanaştırmış.
Kadın, iğneleri kızın başına batırınca, kız ölmüş. Ka­dın da oradan kaçmış, Akşam, kardeşler avdan eve dönmüşler. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, kızın kapının önünde yattığını görmüşler. Kı­zın öldüğünü anfayınca, ağla­mışlar. Gül Beyazni toprağa gömmeye kıyamamışlar. Altın bir tabut yaptırıp, kızı içine ya­tırmışlar. Tabutu bir dağın tepesindeki iki ağacın arasına as­mışlar.
Bir şehzade, avlanırken ağaç­ların arasında bir tabut görmüş. Merak edip, tabutu in­dirmiş ve kapağını açmış. Dünya güzeli bir kızın yattığını görünce, ona âşık olmuş. Tabutu alarak sarayına götür­müş, Şehzade, tabutu odasına koydurmuş. Saraydan çıktığı zaman da odasının kapısını kilitliyormuş. Akşam odasına döndüğünde, sabaha kadar kızın yüzüne hay­ranlıkla bakıyormuş. Günler böyle geçe dursun, bir sa­vaş çıkmış. Padişah, sefere çıkmaya hazırlanıyormuş.
Vezirleri:
– Sizin yetişmiş oğlunuz varken, size gitmek yakışır mı? Savaşa, şehzadeyi gönderelim, demişler. Uzatmayalım, padişah şehzadeyi çağırıp:
– Sefere sen çıkacaksın, oğlum. Haydi, hazırlan, de­miş. Şehzade, kızdan ayrılacağı için çok üzülmüş. Tabu­tun başına gitmiş ve kapağını açmış. O gece, sabaha kadar kızı seyretmiş ve ağlamış. Sabah, hazırlanmış ve odasını kilitlemiş. Ben yokken, bu kapıyı kimse açmasın diye de, tembih edip, gitmiş.
Şehzadenin bir nişanlısı varmış. Günlerden, bir gün saraya gelmiş ve nişanlısının odasına girmek istemiş. Uğ­raşmış, uğraşmış, ama açamamış. Sonunda, bir anahtar uydurarak kapıyı açmış. İçeri girince altın tabutu gör­müş. Kapağını açınca, kızın ölüsüyle karşılamış:
– Eyvah, şehzadenin sevgilisi varmış da ölmüş; bura­da gece, gündüz yüzüne bakarmış, diye kızın üstünü aramış. Saçlarındaki iğnenin birini görerek çıkarmış. İğne çıkınca, kız bir kuş olmuş ve pııır diye uçup gitmiş. Kız, şaşkınlık içinde tabutu kapayıp odadan çıkmış.
Aradan günler geçmiş ve şehzade seferden dön­müş. Hemen odasına girip, tabutu açmış. Kızı bulama­yınca, odadan fırlamış ve hizmetçilerine:
– Benim odama kim girdi? diye sormuş. Hizmetçiler, şehzadenin öfkesi karşısında tir tir titreyerek:
– Vallahi efendim, biz girmedik! Nişanlınız girmişti. Demişler. Şehzade, kim bilir onu nereye atmıştır, diye ara­mış, ama hiçbir yerde bulamamış. Üzüntüsünü kimseye belli etmiyormuş. Padişah, oğlu seferden geldiği için, ni­şanlısı ile evlendirmeye karar vermiş. Düğün, dernek kurul­muş. Neyse, onlar evlene dursunlar. Kuş, her sabah gelip, bir ağaca konarak bahçıvanı çağırıyormuş:
– Şehzadem ne yapıyor? diye sorarmış,
Bahçıvan da:
– Şehzadem çok iyi, diyormuş.
Kuş:
– Otursun, sağ olsun. Konduğum dallar kurusun, diyip, uçar gidermiş. Bir gün, beş gün böyle geçmede ol­sun.
Bahçıvan, şehzadeye gidip:
– Her gün, bahçeye bir kuş geliyor. Ağacın dalına konup, beni çağırarak sizi soruyor. Ben de iyi olduğunu­zu söylediğimde, “Sağ olsun, konduğum dallar kurusun.” diyor, çıkıp gidiyor, Bu yüzden, bahçedeki ağaçların hepsi kuruyacak, demiş, Şehzade, buna bir anlam ve­rememiş. Kuşu yakalamak için, ağaçların dallarına tu­zak kurmuşlar Ertesi sabah, kuş gene gelmiş ve dala ko­nunca tuzağa yakalanmış. Şehzade, altın bir kafes yap­tırıp, kuşu içine koymuş. Karısı, bu kuşu tanımış ve ondan nasıl kurtulurum diye düşünmüş, taşınmış. Şehzade yok­ken, kuşun kafasını kopararak bahçeye atmış.
Şehzade, saraya döndüğünde kuşu göremeyince:
– Kuşum nerede? diye sormuş,
Karısı:
– Kedi kuşu kaptı, yetişemedim, demiş.
Şehzade, her ne kadar çok üzülmüşse de yapabile­ceği bir şey yokmuş. Kuşun başı koptuğu zaman, bah­çeye akan kanlarından gül ağaçları büyümüş. Yaşlı bir kadın, günün birinde bahçıvandan çiçek istemiş, Bahçı­van, kanlardan biten güllerden koparmış ve kadına ver­miş. Kadın, gülleri evine götürünce bir bardağın içine koymuş. Birkaç gün sonra, bütün çiçekler solmuş, ama gül taptaze duruyormuş. Kadın, hala çok güzel görünen gülü bir kere koklamış. Gül, o anda bir kuş olup odanın içinde uçmaya başlamış,
Bunu gören kadın:
– Aman, bu nasıl şeymiş? İn midir, cin midir? diyerek, korkmuş, Kendini toparlayarak, kuşu yakalamış. Sevip okşarken, kuşun başında elmas gibi bir şey görerek, onu tu­tup çekmiş, Çekmesiyle beraber kuş, güzel bir kız olmuş,
Yaşlı kadın:
– Sen kimsin? diye sormuş.
Gül Beyaz, kadına her şeyi anlatmış, O gün, ikisi otu­rup dertleşmişler. Kadın, Gül Beyaz’ın anlattıklarını din­lerken çok üzülmüş ve ona yardım edeceğine söz ver­miş. Ertesi sabah, erkenden saraya giden kadın, şehza­deyi bulmuş. Şehzadeye, her şeyi anlatmış, Şehzade, o kadar çok mutlu olmuş ki, Kadına, bir kese altın vererek:
– Aman nine! Sen o kızı sakla. Ben, bu gece senin evine gelirim, demiş. Kadın, sevinerek paraları alıp evi­ne dönmüş. Şehzadenin geleceğini kıza söylemiş. Kız, kendisine çekidüzen verip, şehzadeyi beklemiş. Şehza­de, gece yarısı kadının evine gelmiş. Kızı görür görmez, düşüp bayılmış. Neyse, su ve şerbet vererek ayırtmışlar. Şehzade, kızın kim olduğunu ve başına gelenleri öğren­miş. Şehzade, onu oradan alıp eve götürürken, yolda önlerine bir maymun çıkmış, Şehzade, bu yaramaz maymunu yakalamak için kovalamaya başlamış. May­mun, zıplaya sıçraya ağaçtan ağaca kaçmış, şehzade kovalamış. Bu arada kız, bekleye bekleye olduğu yerde uyuyakalmış. Kızın anası, altın tabutun kaybolduğunu duymuş. Gül Beyaz’nin ne olduğunu merak edip, şehir şehir gezerek kızı arıyormuş.
Masal bu ya, o sırada kızın uyuduğu yere gelmiş. Bir de bakmış ki, kız oracıkta uyu­yor. Hemen, yanına yaklaşmış ve cadıdan öğrendiği büyüleri yapmaya başlamış. Maymunu yakalayamayan şehzadenin aklına kız gelmiş:
– Eyvah, sevdiğimi sokaklarda bıraktım! diye, koşa koşa kızın yanına dönmüş.
Gül Beyaz’ın yanında gördüğü kadına;
– Sen kimsin?” diye sormuş.
Kadın:
– Oğlum, bu kız seninle mi? Onu böyle yalnız bırakıp da nereye gittin? Eğer ben gelmemiş olsaydım, kim bilir başına neler gelecekti! İyi ki çabuk geldin, diyince şehza­denin aklına bir şey gelmemiş. Hemen, kızı uyandırmış.
Kadına:
-Sen kimsin? demiş,
Kadın:
– Oğlum, ben bir fakirim; kimseciğim yok, demiş,
Şehzade:

– Haydi, benimle gel, Sen, bana İyilik yaptın, ben de sana ne istersen veririm, demiş. Kız, üvey annesini sesinden tanımış. Gizlice, şehzadenin kulağına söylemiş. Şehza­de, kadına belli etmemiş ve beraber saraya gelmişler, Şehzade, kendi karısını ve Gül Beyaz’ın annesini cezalandırmış, İkisini de ülkesinden kovmuş, Gül Beyaz ile şehzade, evlenmiş ve kırk gün düğün yapmışlar. Son­suza kadar mutlu yaşamışlar.

Gökten üç elma düşmüş biri masalı yazanın başına biri okuyanın başına biride bu masalı dinleyenin başına…

Altın Saçlı Kız Masalı

altin-sacli-kiz

Altın Saçlı Kız Masalı

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde padişahların yaşadığı çok eski zamanlarda, güzel bir bahçenin ortasındaki beyaz evde saçları altın sarısı renginde güzeller, güzeli Başak adında bir genç kız annesi ile birlikte yaşıyormuş. Babaannesinden kalma kemik tarak ile her sabah sarı saçlarını bıkmadan, usanmadan saatlerce tararmış.

Tarağın dişleri arasında kalan ve dökülen saçlarını tek, tek toplar bir mendilin içine koyar ve saklarmış. Beyaz evlerinin olduğu bahçedeki çiçekler mis gibi kokar, herkes onlara hayranlıkla bakarmış. Genç kızın annesi çiçeklerle hergün ilgilenir, onları sular ve onlara sevgisini gösteren sözler söylermiş. Çiçeklerle uğraşmak o kadarda kolay değilmiş. İlgi göstermez onlara bakılmazsa hemen boyunlarını büker, küserlermiş. Genç kızın annesi hergün karanlık çöktüğünde çiçeklerin içersinden seçtiği bir çiçeğin üzerine genç kızın sarı saçlarından bir tel koyar ertesi sabahta o çiçek onlara bir altın verirmiş. Bu anne ve kızın arasında bir sırmış. Kimseye muhtaç olmadan yaşayıp gidiyorlarmış.

Günlerden birgün, köşede duran kadının biri genç kızın annesini çiçekten altın alırken görmüş. Hayretler içersinde kalarak:

-” Gördüklerim doğrumu acaba” diyerek hemen plan yapmaya başlamış. Üzerine eski, yırtık ve kirli bir elbise giyerek Başak ve annesinin yaşadığı eve gelmiş. Kapıyı çalmış genç kızın annesi kapıyı açtığında:

-” Çok zor durumdayım, birkaç gün sizde kalabilirmiyim” demiş ve yere yığılmış. Kadının bu halini gören Başak ve annesi haline çok acıyıp kadını eve alıp yatağa yatırmışlar. Merakla beklemeye başlamışlar. Kadın gözlerini açtığında bir bardak su istemiş. Başak suyu getirmiş içtikten sonra:

-” Karnım çok aç ” demiş. Genç kız ve annesi hemen kadına çorba yapıp bir güzel karnını doyurmuşlar. Kadın karnı doyduktan sonra ellerini açıp dualar etmiş onlara. Başak ve annesi kadının ettiği dualara o kadar sevinmişler ki ona artık burada kalabilmesi için ısrar etmeye başlamışlar. Kadın onların bu isteği karşısında:

-” Olur kalırım” demiş. Başak ve annesi kadının kötü niyetinden habersizmişler. Artık birlikte yaşamaya başlamışlar. Aradan günler geçmiş kötü niyetli kadın planını uygulamaya başlayıp artık hergün Başağın saçlarını tarıyor kimseye göstermeden de dökülen saçlarından bir kısmını saklıyormuş. Gece çiçeklerin üzerine kimseden habersiz aldığı saç tellerini koyup sabah olduğunda gidip altınları alıyormuş. Bu böyle devam etmiş, artık kadın bu durumdan sıkılmaya, ona zor gelmeye başlamış. Bir gece Başak uyurken kötü niyetli kadın makası eline almış ve bütün saçlarını kesivermiş. İşte o an kestiği bütün saçlar birer yılan olup kadının üzerine atlamış. Başak uyanıp “durun” demese yılanlar oracıkta kadını öldüreceklermiş. Kadın korkudan konuşamıyor, deli gibi ordan oraya koşuşturup duruyormuş. Günler geçmiş, birgün köyü niyetli kadın sokakta perişan bir halde otururken karşısına yaşlı bir adam gelmiş. Kadının gözlerinin içine bakarak:

-” Bir zamanlar buralarda bir nalbant yaşardı. Herkes ona hürmet eder, çok severdi. Nalbant bir sabah çiçeğin altın verdiğini gördü. Gözünün önünden çil, çil altınlar gitmiyordu. Uyku uyuyamaz, çalışamaz oldu. O günden sonra baktı eline, diline, kulağına hakim olamayacak herşeyini bırakıp oralardan çekip gitti. Bir dahada kimse ondan haber alamadı. Ben sana söyleyeyim nalbant’ a ne olduğunu artık Padişah’ ın sağ kolu vezir oldu. Eğer senin gibi kendini tutmasaydı şimdi nalbantta senin gibi perişan bir halde olacaktı” dedi ve oradan uzaklaştı. Yaşlı adam gittikten sonra kadın deli gibi bağırıp saçını, başını yolmaya, oradan oraya koşmaya başladı. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelere sahip olmanın cezasını çekiyordu.

Başak’ın saçları kısa sürede tekrar uzadı, güzel çiçeklerin olduğu beyaz evlerinde annesi ile birlikte uzun yıllar mutlu olarak yaşadılar.

Onlar ermiş muratlarına, biz çıkalım tahtına, güller döşeyelim onların yollarına.. gökten üç elma düştü; biri masalı yazanın, biri bu masalı okuyanın, biri de tüm dinleyenlerin başına..

Parmak Çocuk Masalı

parmak-cocuk
Parmak Çocuk Masalı

Bir terzinin bir oğlu varmış. Bu çocuk o kadar küçük kalmış ki, boyu bir başparmaktan fazla uzamamış. Bunun için ona “Parmak Çocuk” derlermiş.

Ama çocuğun cesareti pek fazlaymış. Bir gün babasına demiş ki:
Babacığım, ne olursa olsun ben uzaklara gideceğim!

Babası:
– Pekâlâ oğlum, demiş. Uzun bir iğne almış, lambaya tutarak ucuna balmumundan bir topak yapmış:

– İşte yol için sana bir de kılıç! demiş.
Minik terzi, kendileriyle birlikte son kez bir daha yemek yemek istemiş. Annesinin bu son yemek için neler pişirdiğini görmek üzere fırlayıp mutfağa gitmiş. O sırada yemek hazırmış. Tencere ocağın üzerinde duruyormuş. Oğlan demiş ki:

– Ne yemekler var anne?
Annesi:

– Git, kendin bak işte! demiş.
Parmak çocuk ocağa sıçramış. Tencerenin içine bakmış. Fakat boynunu pek fazla uzattığı için yemeğin buğusu onu almış, yukarı doğru uçurmuş. Bacadan dışarı çıkarmış. Çocuk buğuyla bir süre havada dolaştıktan sonra yine yere inmiş. Artık başka ülkelerdeymiş. Şurada burada dolaşmış. Bir ustanın yanında iş bulup girmiş, ama yiyecekleri pek beğenmemiş. Ustasının karısına demiş ki:

– Bayan, bize daha iyi yemek vermezseniz çıkıp giderim. Hem de yarın sabah erkenden evinizin kapısına tebeşirle yazarım:
Bol patates, bir parça et,

Kalın burda sağ selamet:
Ustanın karısı çok kızmış:

– Daha ne istiyorsun sanki bücür?.. demiş.

Bir bez parçası kapmış, çocuğa vurmak istemiş. Fakat minik terzi hemen yüksüğün altına kaçmış. Oradan dışarıya bakar, kadına dilini çıkarırmış. Kadın yüksüğü kaldırmış; çocuğu tutmak istemiş ama Parmak Çocuk bez parçasının arasına sokulmuş. Kadın bezin kıvrımlarını açıp onu ararken oğlan masanın yarığına girmiş. Başını dışarı çıkarıp:
– Ce… e… e… ustanın bayanı! diye seslenmiş.

Kadın başına vurmaya uğraşırken Parmak Çocuk çekmecenin altına kaçmış, ama sonunda kadın onu ele geçirmiş, kapı dışarı atmış.
Minik terzi yola çıkmış, büyük bir ormana varmış. Burada bir sürü haydutla karşılaşmış. Bunlar kralın hazinesini soymak istiyorlarmış. Minik terziyi görüne şöyle düşünmüşler: “Bu küçücük herif anahtar deliğinden girebilir. Bize kapıları açar.” İçlerinden biri seslenmiş:

– Hey bana bak pehlivan! Bizimle birlikte Hazine’ye gider misin? Sürünerek içeri dalıp paraları dışarı atabilirsin!
Parmak Çocuk düşünmüş, taşınmış; sonunda:

– Peki! demiş.
Onlarla birlikte Hazine’ye gitmiş. Orada kapının altını, üstünü gözden geçirmiş. Aralık bir yeri olup olmadığını araştırmış. Az sonra, geçebileceği kadar genişlikte bir aralık bulmuş. Hemen içeri dalmak istemiş, ama kapının önünde duran nöbetçilerden biri onu görmüş. Arkadaşına seslenmiş:

– Şurada sürünüp duran çirkin örümcek ne? Dur şunu çiğneyivereyim.
Öbürü:

– Bırak zavallı hayvanı! demiş, sana bir zararı yok ki…
Bunun üzerine Parmak Çocuk kapının aralığından sağ ve esen Hazine’ye girmiş. Pencereyi açmış. Haydutlar bu pencerenin altında bekliyorlarmış. Paraları birer birer atmaya başlamış. Minik terzi işin en tatlı yerindeyken, kralın hazinesini görmek için gelmekte olduğunu duymuş. Hemen sürüne sürüne bir yere sokulmuş.

Kral paralardan birçoğunun eksildiğini anlamış; fakat bunları kimin çalabileceğine akıl erdirememiş. Çünkü kilitlerle sürgüler yerli yerinde duruyorlarmış. Sonra her şeyin çok iyi korunduğu da görülüyormuş. Bunun üzerine kral çıkıp giderken iki nöbetçiye:
– Dikkat edin! Paranın peşinde biri var! demiş.

Parmak Çocuk yeniden işe koyulunca, nöbetçiler içerdeki paraların kıpırdadığını tiring, tiring tiring, tiring diye sesler geldiğini duymuşlar. Hırsızı yakalamak için hemen içeri dalmışlar. Fakat bunların geldiğini işiten minik terzi daha atik davranıp bir köşeye fırlamış, üstüne altın bir para örtmüş. Hiçbir yanı görülmez olmuş. Bir yandan da nöbetçilerle alay olsun diye: “buradayım!” diye seslenirmiş. Nöbetçiler sesin geldiği yana koşarken o da başka bir köşeye kaçıp, başka bir paranın altına saklanır: “Hey… Buradayım ben!” diye bağırırmış. Bu kez nöbetçiler oraya seğirtirlermiş. Oysa Parmak Çocuk üçüncü bir köşeden seslenirmiş: “Hey… burdayım, burda!” Böylece onları deliye çevirmiş, yorulup gidinceye kadar adamları Hazine’nin içinde oradan oraya koşturmuş, durmuş. Sonra da paraların hepsini birer birer dışarı atmış. Sonuncuyu olanca gücüyle fırlatmış, kendisi de daha atik davranarak bu paranın üzerine sıçramış; onunla birlikte pencereden aşağı inmiş. Haydutlar kendisinden pek hoşnut kaldıklarını söylemişler:
– Sen pek müthiş bir kahramansın, bizim elebaşımız olur musun? demişler.

Parmak Çocuk onlara teşekkür etmiş, fakat önce dünyayı görmek istediğini söylemiş. Paraları bölüşmüşler. Minik terzi bunlardan bir tek metelik istemiş. Çünkü daha fazlasını taşıyamıyormuş.
Sonra kılıcını yine beline bağlamış; haydutlara “iyi günler” demiş, yola koyulmuş. Birkaç ustanın yanında işe girmiş. Fakat bu işleri beğenmemiş. Sonunda bir hana uşak olmuş ama hizmetçi kızlar ondan hoşlanmamışlar. Çünkü onlar kendisini göremedikleri halde, Parmak Çocuk onların gizlice yaptığı her şeyi görüyormuş. Tabaklardan aldıkları şeyleri, kilerden aşırdıklarını hancıya haber verirmiş. Bunun üzerine kızlar:

– Alacağın olsun, sana gösteririz! demişler. Ona bir oyun oynamaya karar vermişler.
Bir süre sonra hizmetçilerden biri bahçede otları biçerken parmak çocuğu otların yanında hoplayıp zıplar görünce, onu da birlikte biçmiş, otlarla birlikte büyük bir beze bağlamış, gizlice ineklerin önüne atmış. Bu hayvanlar arasında iri, kara bir tanesi varmış. Parmak çocuğu incitmeksizin otlarla birlikte yutmuş. İçerisi çocuğun hoşuna gitmemiş. Çünkü burası kapkaranlıkmış. Işık da yanmıyormuş. İnek sağılırken Parmak Çocuk içerden seslenmiş:

Fıştık fıştık fişte,
Doldu kova işte!

Ama süt sağılırken çıkan gürültüden bu ses duyulmamış. Sonra ev sahibi ahıra girmiş:
– Yarın şuradaki inek kesilecek! demiş.

Bunu duyunca Parmak Çocuk korkmuş. Avazı çıktğı kadar bağırmış:
– Önce beni çıkarın… İçinde ben varım!

Adam bu sesi duymuş ama nereden geldiğini anlayamamış:
– Neredesin? demiş.

Parmak Çocuk:
– Karanın içindeyim! demiş.

Adam bundan bir şey anlayamamış, çıkıp gitmiş.
Ertesi sabah inek kesilmiş. Bereket versin hayvan parçalanırken satır parmak çocuğa dokunmamış ama sucukluk etlerin arasına karışmış. Kasap gelip işe başlarken oğlan avazı çıktığı kadar bağırmış:

– Pek fazla kıyma… O kadar çok kıyma… Etlerin arasında ben varım!
Kıyma bıçaklarının gürültüsü içinde bu sesi duyan olmamış. Zavallı Parmak Çocuk büyük bir tehlike içinde kalmış. Fakat tehlike insanların gücünü artırır, derler. Çocuk kıyma bıçaklarının arasından öyle bir fırlayış fırlamış ki kendisine bir şey olmamış. Sapsağlam kalmış ama kaçıp gidememiş. Yağlarla birlikte bir sucuğun içine tıkılmaktan başka kurtuluş yolu bulamamış. Burası biraz darcaymış. Sonra islenip kurumak üzere sucuğu bacanın içine asmışlar. Burada bir türlü vakit geçiremiyormuş. Sonunda kış gelince bacadan indirmişler. Çünkü müşterilerden birine sucuk verilecekmiş. Hancı kadın sucuğu dilerken Parmak Çocuk, boynu kesilmesin diye başını fazla uzatmayarak kendini korumuş. Sonunda biçimine getirmiş, dışarı fırlamış.

Başına türlü yıkımlar gelen bu evde minik terzi daha fazla kalmak istememiş. Hemen yola çıkmış ama bu özgürlüğü uzun sürmemiş. Boş kırlarda yoluna bir tilki çıkmış. Onu bir solukta yutuvermiş. Minik terzi:
– Aman bay tilki! diye seslenmiş, boğazınızda takılı kalan benim işte… Beni özgür bırakın ne olur?

Tilki:
– Hakkın var, demiş? Senden ne olacak ki… Babanın evindeki tavuklar için bana söz verirsen seni salıveririm!

Parmak Çocuk:
– Seve seve demiş, tavukların hepsi senin olsun. Ant içiyorum işte!..

Bunun üzerine tilki onu salıvermiş; hem de evine kadar götürmüş. Babası sevgili minik oğlunu yeniden görünce bütün tavuklarını seve seve tilkiye vermiş. Parmak Çocuk:
– Hem sana güzel bir para da getirdim!

diye yolculukta eline geçirdiği meteliği babasına uzatmış.
– Peki ama, yesin diye zavallı tavuklar tilkiye niçin verildi sanki?..

– Hay budala hay… Babana çocuğu, evdeki tavuklardan daha değerlidir de ondan!

Karlar Kraliçesi

karlar-kralicesi

Karlar Kraliçesi Masalı

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer berber iken pireler tellal iken, çok eski zamanlarda, uzak diyarlarda, büyük bir kentte iki küçük çocuk yaşarmış. Çok iyi arkadaş olan bu çocuklar, birbirlerini kardeş gibi severlermiş. Erkeğin adı Kay, kızın adı Gerda’ymış. Birbirleriyle oynar, hiç ayrılmazlarmış.

Gerda’nın büyükannesi varmış. Büyükannesi bir çok masal bilir ve bunları çocuklara anlatırmış. Bir gün Kay ve Gerda oynarken büyükanne onları yanına çağırıp;

– ” Çocuklar gelin bugün size yeni bir masal anlatayım. ” demiş.
Çocuklar büyükannenin yanına koşup, masalı dinlemeye başlamışlar. Büyükanne çocuklara kışın her tarafı kaplayan, bembeyaz örtüsüyle ünlü karlar kraliçesi’nin masalını anlatmış. Çocuklar büyükannenin anlattığı masalı dinlemişler ve sonra da sonra yatıp uyumuşlar.
Ertesi gün uyandıklarında bütün her yerin bembeyaz karlarla kaplı olduğu görmüşler. Bütün çocuklar sokaklara çıkıp kızaklarla kaymaya başlamışlar. O sırada bir bir sürü beyaz geyiğin çektiği kocaman bir kızağın geçtiğini görmüşler. Çocuklar hemen bu büyük kızağın arkasına takılmışlar. Çocuklar biraz kızağın arkasında kaydıktan sonra çoğu kızağı bırakıp geri dönmüşler. İçlerinden sadece Kay, kızağı bırakmamış. Kentten uzaklaşmış olduğunun farkına varmamış. Bir müddet sonra kızak kendiliğinden durmuş. Bembeyaz peleriniyle kızaktan karlar kraliçesi inmiş. Kay, karlar kraliçesi’nin büyükannenin masalında dinlediği kraliçe olduğunu anlamış. Karlar Kraliçesi Kay’a:

-” Çok üşümüşsün gel yanıma otur, demiş. Kay, Karlar Kraliçesi’nin yanına oturup onun verdiği pelerine sarılınca, üşümesi geçivermiş. Karlar Kraliçesi de yanında uyuyakalan çocuğu alıp şatosuna götürmüş. Karlar kraliçesi yakaladığı çocukları şatosuna götürüp buzla kaplarmış. Kay’ı da bu şekilde buzdan bir heykelcik yapıvermiş.

Kay’dan uzun süre haber alamayan, onu çok merak eden Gerda, arkadaşını aramaya başlamış. Karlarla kaplı ormana doğru yola çıkmış. Kay’ı ararken küçük bir kulübe görmüş. Kulübeye yaklaşınca kapıyı yaşlı bir kadın açmış. Bu kadın yaptığı iyiliklerle tanınan bir büyücüymüş. Gerda” ya :

– ” Buraya neden geldiğini biliyorum , arkadaşın Kay’ı arıyorsun. Bakalım bahçedeki karga Kay’ın yerini biliyor mu? ” diyerek Gerda’yı arka bahçeye götürmüş. Gerçekten bahçede bir karga dalda bekliyormuş. Kargaya Kay’ın nerede olduğunu sormuşlar. Karga da onlara:
– “Kay’ın nerede olduğunu ancak ormanda yaşayan küçük kız bilebilir, demiş. Gerda, yaşlı kadından izin isteyip yoluna devam etmiş. Ormanda dolaşırken çok güzel bir kulübe görmüş. Kulübenin kapısı açılmış. İçeriden karakarganın bahsettiği küçük kız çıkmış. Gerda’ya:
– ” Ben de senin gelmeni bekliyordum, demiş. Gerda’yı içeri alıp ateşin başına oturtmuş. Gerda’ya yiyeceklerden vermiş. Yemekleri bitince birlikte uyumuşlar. Sabah olunca, küçük kız Gerda’yı kulübenin yanındaki samanlığa götürmüş. İçeride geyikler , güvercinler varmış. Güvercinler ötmeye başlamışlar. Küçük kız güvercinlerin dilinden anlıyormuş. Gerda’ya güvercinlerin ne demek istediğini anlatmış.

– ” Güvercinler, Kay’ı Karlar Kraliçesi’nin kaçırdığını, onu şatosunda hapsettiğini, oraya nasıl gidileceğini geyiklerin bildiğini, söylüyorlar, ” demiş.
Bu iki küçük kız geyikleri kızağa bağlamışlar, yola çıkmak için hazırlık yapmaya başlamışlar. Gerda küçük kıza, kendisine yardımcı olduğu için teşekkür etmiş. Vedalaşmışlar ve Gerda geyiklerin çektiği kızakla yola çıkmış.Gerda günlerca yol gitmiş. Dünyanın en kuzey ucuna, bembeyaz kar örtüsünden başka hiçbir şeyin görülmediği yerlere varmış. Burada lapa, lapa kar yağıyormuş. Geyikler biraz daha gittikten sonra bembeyaz bir şatonun kapısının önünde durmuşlar. Gerda, Karlar Kraliçesi’nin şatosuna geldiklerini anlamış. Şatodan içeriye girmiş. Şatonun içi de dışı gibi beyazmış. Gerda, şatonun içinde yürümeye başlamış. Bir yandan da Kay’a sesleniyormuş. Şatoda kendi sesinin yankısından başka hiç ses yokmuş. Gerda, buzdan bir kapı görmüş. Kapıyı açıp içeriye bakınca odanın ortasında Kay’ı donmuş bir şekilde bulmuş. Sanki buzdan bir heykelcik gibiymiş.
Gerda, Kay’ın ölmüş olduğunu zannedip başlamış ağlamaya. O kadar çok ağlamış ki gözünden akan yaşlar yere dökülmeye başlamış. Gerda’nın gözlerinden akan yaşlarla, dondurulmuş Kay’ın buzları erimeye başlamış. Üzerini kaplayan buzların erimesiyle Kay kendine gelip konuşmaya başlamış:

-” Gerda, seni gördüğüme çok sevindim, demiş. Gerda da Kay’ın ölmediğine çok sevinmiş. Kay, karlar kraliçesi’nin şatodan ayrıldığını fakat her an geri gelebileceğini söylemiş.

Hemen şatodan çıkıp geyiklerin çektiği kızağa binmişler.
Bu uzak ayrılıp evlerine geri dönmüşler. Yaşadıkları bu macerayı ikisi de unutamamış bir daha evlerinden fazla uzaklaşmamışlar ve sadece büyükannenin masallarını dinlemişler.

Gökten üç elma düşmüş biri masalın yazarının başına biri okuyanın ve biride masalı dinleyen güzel çocuğun başına….