Aslan ve Çakal

aslan-ile-cakal-masali
Aslan ve Çakal Hikayesi

Aslan, öğlenin sıcağı ortalığı yakıp kavururken bir ağacın gölgesine uzanmış yatıyordu. Bu, yüzündeki yara izleri ve gür yelesiyle büyük bir erkek aslandı. Her gün ava çıkar, her çeşit av yakalar ve yiyerek karnını doyururdu.

Biraz sonra uzaktan çakal göründü. Aslan çakalı görünce sinirleri bozuldu. Hiç sevmiyordu bu çakalı, miskin uyuşuk ve pısırıktı. Aslan çakalı görünce mırıldandı:

– Geliyor yine mıymıntı şey!

Çakal hızla aslanın yanına geldi ve durup sordu:

– Hey aslan! Ava çıkmıyor musun?

Aslan duymamış gibi davrandı ve hiç cevap vermedi. Çakal sorusunu tekrarladı:

– Aslan, sana soruyorum; avlanmayacak mısın?

Aslan iyice sinirlenmeye başlamıştı:

– Sanane be! Avlanacaksam da avlanmayacaksam da kendime. Seni ne ilgilendiriyor?

– Olur mu öyle şey? sen avlanınca ben de nasipleneceğim. Senin yiyemeyip de bıraktığın artıkları yiyerek karnımı doyuracağım.

Aslan, bu yüzsüzlük karşısında çileden çıkmıştı. Bu pişkin çakal bir de yaptığı bu gurursuzluğu açıkça söylüyordu. Aslan kükredi:

– Be tembel ve aciz mahluk! Gelir beni avlanmaya ikna etmeye çalışana kadar sen git avlansana. Tanrı sana diş vermiş, pençe vermiş. Gir tavşan avla, kuş avla.

Çakal gülümsemişti:

– Neden avlayacakmışım? Avlanırken çok yoruluyorum. Oysa senin avının artıklarını yerken hiç yorulmuyorum.

Aslan, bu sözleri duyduğuna inanamıyordu:

– Yahu hem bedava yiyecek yiyorsun. Hem de marifetmiş gibi geçip karşıma anlatıyorsun. Hiç utanmıyor musun?

Çakal utanmışa ya da utanacağa benzemiyordu:

– Neden utanacakmışım? Benim için önemli olan yiyeceği ele geçirmek ve yemektir. Karnım tok olduktan sonra başka kafama takacak bir şey yoktur ki!

Aslan bu çakala artık sadece acıyordu: Çakaldan tiksinen bir yüz ifadesiyle:

– Böyle asalak gibi yaşamak hiç onuruna dokunmuyor değil mi? Hiç bir şeye faydan olmadığı gibi, kendin de hiç bir işe yaramıyorsun. Herkes seninle alay ediyor. Hiç kimse tarafından ciddiye alınıp adam yerine konmuyorsun. böyle olduğu için de hiç bir yerde sözün dinlenmiyor, konuştuklarına önem verilmiyor. Sen nasıl yaşıyorsun bu hâlde?

Çakalın yüzsüzlüğü artmıştı:

– Karnım doyduktan sonra bunların hiçbirisini düşünmem.

Aslan büsbütün delirmişti. Şu sünepe ve asalak hayvanın tek derdi karnıydı. Onur, gurur ve büyüklük kavramlarından habersizdi. Aslan, bir anlık sinirle yerinden kalktı ve çakalı parçalayıp öldürdü. Aslan, çakalın ölüsünü oracığa bırakıp girmişti. Biraz gezip döndükten sonra baktı ki diğer çakallar gelmiş az önce kendisinin öldürdüğü çakalın leşini yiyorlar. Aslan hiddetle sordu:

– Siz kendi arkadaşınızın cansız bedenini gömeceğinize yiyor musunuz? Ayrıca arkadaşınızı ben öldürdüm. Neden benden intikam almaya uğraşmıyorsunuz?

Çakallar, kendilerine has sinir bozucu sesleriyle ciyakladılar:

– Bizim için önemli olan karnımızın doymasıdır. Bu yüzden onu gömmeyiz ve yeriz. Ayrıca sana da düşman olmayız. Bizim bugünlük yiyeceğimizi çıkardın. Neden düşman olalım ki sana?

Aslan, geri dönüp giderken düşünüyordu: Bu çakallar ne kadar rezil, yüzsüz, nankör, vefasız ve alçak yaratıklardı. Asalak gibi onun bunun sırtından geçinmeye utanmadıkları gibi, arkadaşlarının cesedini yemekte de bir sakınca görmüyorlardı.

Reklamlar

İyilik Eden İyilik Bulur Masalı


İyilik Eden İyilik Bulur Masalı

Bir zamanlar, iyi huylu, temiz ahlâklı iki kardeş, babalarından kalan çiftlikte birlikte çalışırlardı. Her günün sonunda bu iki genç kazandıkları ürünleri ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi. Gençlerden biri evliydi; diğeri ise henüz evlenmemişti. Günün birinde evli olmayan kardeş kendi kendine: “Mahsulümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç hakça değil” diye düşündü. “Ben yalnızım ve pek fazla şeye ihtiyacım yok” Bu düşünceler zihninde olgunlaşarak bir karara vardı; her gece dışarı çıkıp dolu bir çuvalı gizlice ağabeyinin evindeki ambara götürmeye başladı.

Bu arada evli olan kardeş de kendi kendine: “Mahsulü eşit şekilde paylaşmamız hiç adil olmuyor. Ben evliyim; bir karım ve çocuklarım var. Yaşlandığım zaman bana bakabilirler. Halbuki kardeşim yapayalnız. İhtiyarlayınca ona bakacak kimsesi yok..” diye düşünüp dertlenirdi. Sonunda o da bir karara vardı. Her gece bir çuvalı gizlice kardeşinin ambarına götürmeye başladı.

İki kardeş yıllarca ne olup bittiğini anlayamadılar. Her ikisinin deposundaki mallar verdikleri hâlde eksilmiyordu. Bir gece iki kardeş ellerinde çuvallarla çarpıştılar.. Bir anda ikisi de depodaki tahılın niye eksilmediğini anladılar ve çuvalları bırakarak kucaklaştılar.
işte bu, kardeşlik…
İşte bu fedakarlık…
İşte bu, insanlık…

Masal Okuma Sitesi

masaloku
Masal Okuma Sitesi

Masal okumak çocuklar için keyifli ve eğitici bir etkinliktir. Masal okuma ile kitaplarla tanışan çocuklar, bu deneyimleri sayesinde ilerleyen zamanlarda okuma alışkanlığının güçlenmesine olanak sağlar. Ailenin çocuğa masal okumasıyla da ebeveyn ve çocuk arasındaki bağın güçlenmesi içinde önemli bir araca dönüşmektedir. Sadece masal dinleyerek ya da okuyarak eğlenilmez, aynı zamanda olaylar zincirini kavramayı, neden sonuç ilişkisi oluşturmayı, bazen kahramanlarla duygusal bağ kurmayı da öğrenir.

Masallar üzerinden öğretmek istediğimiz bilgileri ya da mesajları daha kolay ulaştırabiliriz. Düşünme sistemleri, masalların içerisindeki düş ürünlerini, hikayelerini sorgulamamasına neden olur. Ortak paylaşılan keyifli bir oyunun parçası iken zaman içerisinde, gelişiminin güçlenmesi ile ayrıntıları irdelemeye başlar. Gerçek hayatta sihirli ayna arar ya da konuşan bir hayvanın olmasını ister. Bunların olmadığını anlar.

Dil gelişimi ve öğrenme becerilerinin gelişiminde önemli bir aşama olan masal okuma çocuğun hayatında çok erken dönemlerden itibaren yer almalıdır. İlk aylardan itibaren kitapların resimlerine birlikte bakmak ve küçük hikayeler oluşturmakla başlanabilir.

Okul öncesi dönem masal ve hikaye kitaplarının ve kendi düş ürünlerini hikayelerin en çok ilgi çektiği dönemlerdir. En sevdiği kitabı ya da masalının olmasına sıklıkla bu dönemde rastlarız. Düzenli bir şekilde yapılan okumalar hem ilişki hem de bu alışkanlığın kazanılmasında önemli rol oynayacaktır.

Çocuğun oyuncak taleplerinin içerisine kitap alma teklifini de sunmamız gerekir. Görsel anlamda ilgi çeken resimlere sahip olan bir masal kitabı ile daha fazla ilgilenecektir. Masal kitaplarının alışverişini birlikte yapmak ve okunacak kitabı birlikte seçmek motivasyonunu artıracaktır.

Keloğlan ile Sincap Masalı

keloglan-masallari.jpg
Keloğlan ile Sincap Masalı
Eski zamanlarda, uzak ülkelerin birinde, şirin mi şirin bir köyde bir ana ile kel oğlu beraberce yaşarlarmış. Çok fakirlermiş. Çoğu zaman evde yiyecek hiçbir şey bulunmaz, oğul Keloğlan sepeti alır eline düşermiş ormanın içine. Biraz mantar toplar getirirmiş anasına pişirmesi için.O gün yine sıkıntılı bir günmüş. Hava sisli ve yağmurluymuş. Keloğlan yine ormana gitmiş.

Başlamış mantar toplamaya. Biraz da kendi yemiş. Sonra dinlenmek için oturmuş koca bir ağacın altına. Başını kaldırınca bir sincap görmüş, öylece oturup duruyormuş. Keloğlanı görünce birden daldan inmiş sincap ve ağlamaya başlamış. Kucağına almış keloğlan sincabı, öpmüş, sevmiş sakinleştirmeye çalışmış. “Aaaah, ah” demiş sincap, “Senin gibi bir arkadaş bulamadım şimdiye kadar.”

Kendisi de dertlenen Keloğlan fakirliğini anlatmış sincaba. Çok acımış sincap onun haline, “gel sana bir iyilik yapayım” demiş. Saatlerce yürümüşler ve sonuçta orman bitmiş uzakta kayalıklar görünmüş. Sincap, “Oraya git, seni keklikler karşılayacak sana üç soru soracaklar doğru bilirsen ne kazanacağını görürsün” demiş. Gerçekten de Keloğlanı keklikler karşılamış. Kraliçe keklik “sana üç sorumuz var, bilirsen iki küp altın alacaksın” diye konuşmuş.

“Sorun” demiş Keloğlan. Bir kiraz ağacını gösteren kraliçe keklik “O ağaçta kaç kiraz var söyle bakalım” diye sormuş.

“Onu bilmeyecek ne var, sesin altın tüylerinin sayısı kadar.” Nereden bildiğini sorunca da “say da bak” demiş.

Doğru kabul etmişler bu yanıtı.

İkinci soru “Dünyanın tam ortası neresi” biçimindeymiş.

Bunu da “Tam senin ayağını bastığın yer” diye yanıtlamış Keloğlan, “inanmıyorsan ölç de bak!”

Bunu da doğru kabul edilmiş.

Son soruda ise eline iki tane ceviz alan kraliçe “hangisi daha ağır bil bakalım” demiş.

“Suya daha fazla batan ceviz daha ağırdır” diye yanıtlamış Keloğlan.

Bu da doğru kabul edilince iki küp altın verilmiş kendisine.

Koşa koşa evine dönmüş Keloğlan altınları anasına teslim edip hemen sincabı aramaya başlamış. Sincabı bulunca onu yine ağlar bulmuş, “Ben” demiş sincap, “Aslında padişahın kızıyım. Fakat bana büyü yapıldı ve bu hale geldim.” Ona yardımcı olacağını söylemiş Keloğlan. Ancak sincap “Çok zor” demiş, “Kaf Dağı’na gideceksin, bir ejderhanın olduğu mağaradan zümrüt suyunu alıp getireceksin.”

Kasabadan keskin bir kılıç alan keloğlan Kaf Dağı’na varmış. Mağaranın ağzında bekçilik yapan dev yılanları kılıcıyla kesmeye başlamış. Yılanların çıkardığı sesi duyan ejderha mağaradan çıkıp aşağılara doğru inmeye başlamış. Bunu fırsat bilen Keloğlan mağaraya girip zümrüt suyunu getirdiği şişeye doldurmuş. Koşarak sincaba dönen Keloğlan’ı sevinçle karşılamış sincapcık. Zümrüt suyunu içer içmez de dünyalar güzeli bir kız olmuş. Birlikte kızın padişah babasının sarayına gitmişler. Padişah da durumu öğrenince bir deve yükü altın armağan etmiş ona. Anası ile ömürlerinin sonuna kadar sıkıntısız, mutlu bir yaşam sürdürmüş Keloğlan ile anası da…

Gökten üç elma düşmüş biri masalı yazanın başına biri okuyanın başına biride bu masalı dinleyenin başına..

Sihirli Fasulye Masalı

sihirli_fasulye
Sihirli Fasulye Masalı

Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceği en iyi fiyata satmasını söylemiş.

Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış. “Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.” “Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam. Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazı’nı yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş.

“Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş. Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış.

Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış. Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış. “Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı. “Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek.

Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.” Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş: “Fee-fi-fo-fum, işte bir çocuk kokusu duydum. Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek. Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.” “Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş. Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış.
Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış. Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş.

Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş. “Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış. Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye bir şarkı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış. “Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!” Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş.

“Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş. Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış. Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine.

“Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı. Delikanlı orada değilmiş tabii ki. “Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar. Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış.

“İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış. Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış. İkisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar.

Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş. “Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!” O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir belki de gerçekten evlenmiştir.
Gökten üç elma düşmüş, biri masal okuyana, biri masal anlatana, biri de tüm iyi insanların başına..

Keloğlan ile Dev Masalı

keloglan-ile-dev-masali
Keloğlan ile Dev Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, keçiler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş.

Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlanın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş.

Her nasılsa Keloğlanın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlanda kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlanın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi. -Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın….

Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verileceğini öğrenince tellala:

-Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş. Tellal Keloğlanı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:

-Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince; Keloğlan:

-Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak:

-Pekala oğlum…Madem ki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim…Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek… Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. diye sorunca. Keloğlan:

-Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılığını vermiş. Tellal:

-Madem ki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum…Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da:

-Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der. Bu şartlarla anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider. Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı Keloğlana hazır olup olmadığını sorar. hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur…

İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçüncü gün Keloğlanın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır. Keloğlana der ki:

-Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun…

-Evet, der bizim Keloğlan.

-İşte şimdi, o kuyuya ineceksin… Korkmazsın değil mi?… Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek:

-Ne var bunda korkacak, elbette inerim. der. keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeye çalışarak kuyuya inme hazırlığına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan’ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar. Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri Keloğlan’ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker…

Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün!.. Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu?.. Sarayın bahçesinde güllerin arasında Dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir siyahi adam ayakta durmakta. Çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün?… Koca bir dev. Arkasında durmuyor mu!.. Dev korkunç bir sesle:

-Eyyyy, adem oğlu!… Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?.. Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama, biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükten sonra:

-Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der. Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan’a tekrar sorar.

-Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?.. Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur. Yine cevabı yapıştırır:

-Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır. Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, Keloğlan’a:

-Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan’a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük narı verir. Ve:

-Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan’ın yanından ayrılmış. Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafa tasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev’in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavus kuşu diye Dev’e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış.

Dev’in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar. Keloğlan’ı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Dev’e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı merakını yenemeyerek Keloğlan’a:

-Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?… Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir:

– Nasıl çıktıysam çıktım.. Çıktım ya!… Siz ona bakın. Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış. Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler. Keloğlan elindeki narları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir. Yemekten sonra da Keloğlan, Dev’in verdiği narlardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev’in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş…

Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış.. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar..

Kıvırcık Saçlı Kız ve İyilik Masalı

masal
Kıvırcık Saçlı Kız ve İyilik Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer cirit oynarken, eski hamam içinde. Tavuklar tellal iken, horozlar hamal iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ninem düştü beşikten, dedem düştü eşikten, biri kaptı maşayı, dolandım dört köşeyi.. Masal masal maniki, yolda saydım on iki. On ikinin yarısı, tilki çakal karısı..

Bir zamanlar ülkelerin birinde bir köy varmış. Köyün çıkışında yıkılmak üzere olan harabe bir ev varmış. Evde küçük bir kız çocuğu ile ihtiyar annesi yaşamaktaymış. Küçük kızın simsiyah, upuzun, kıpkıvırcık belini döven saçları varmış. Yaşadığı köyde herkes ona kıvırcık saçlı kız diyormuş. Kıvırcık saçlı kız arkadaşlarıyl oynayacağı yerde, sabahları güneş doğmadan annesiyle birlikte uyanır kuru iki lokma ekmek yer ve ana kız yemyeşila ağaçlarla kaplı ormana gitmek için uzunca bir yolu yürümeye başlarlarmış.

Kıvırcık saçlı kız, ormana gittiğinde çok mutlu olurmuş. Annesi odun toplarken o, kuşların cıvıltılarını dinler, renk renk çiçeklerin her birinin kokusunu derince içine çekermiş. Böcekleri kovalayıp, çiçeklerle dertleşen kıvırcık saçlı kız, akşam olduğunda sırtına birkaç parça odun yükler yola koyulurmuş.

Babasını küçük yaşta kaybeden kıvırcık saçlı kız, annesine çok düşkünmüş. Gece oldu mu duvardaki gaz lambasını söndürüp annesinin yanına sokuluverir orada uyuyakalırmış. Yeni bir gün daha güneşin ışıltısıyla aydınlanıvermiş. Her sabah olduğu gibi kıvırcık saçlı kız ve annesi ormana odun toplamak için yola koyulmuşlar. Küçük kız yürürken yorulduğunu hissetmiş ve bir köşeye oturuvermiş. Yanında kırmızı tomurcuklu yer yer beyaz yaprakları açmış bir çiçek varmış. Eşsiz güzelliğe sahip çiçekle konuşmaya başlamış kıvırcık saçlı kız.

“Merhaba sevgili çiçek, şu önde yürüyen yaşlı kadın benim annem. Kışın soğuktan korunmak için odun topluyoruz. Evimiz çok eski, İçeriye her yerinden soğuk giriyor. Ne güzel seni saran bir toprak var. Senin evin kök salmış derinliklere, sen üşümüyorsun değil mi burada?”

Yolun sonundan ayakkabıları yırtılmış iki büklüm çok yaşlı bir nine zar zor yürümeye çalışıyormuş. Kıvırcık saçlı kızın yanında durup “Kızım karnım çok aç bir lokma ekmekle bir damla suyun var mı?” diye sormuş. Küçük kız heybesini açmış annesi ile ikisine yetecek kadar olan ekmeğe ve suya bakmış. Eğer yemeğini verirse kendisi de annesi de aç kalacakmış. Yaşlı kadının gözlerine bakmış ve onun gerçekten çok aç olduğunu hissetmiş. Ekmeğini ve suyunu kadına vermiş. Boş heybesini sırtına atıp annesine yetişmek için yola koyulmuş.

Ormana vardığında annesi bir köşeye oturmuş, başını ağaca yaslamış kızını bekliyormuş. Annesi;

“Canım kızım, ver şu ekmeği de boğazımızdan iki lokma geçsin” demiş. Küçük kıvırcık saçlı kız annesine heybedeki tüm yemeği ve suyu yaşlı bir nineye verdiğini, heybesinin artık boş olduğunu söylemiş. Annesi küçük kızına hiç kızmamış. Hatta yaptığı iyilikten dolayı onunla gurur duymuş. Karınları aç olan anne kız eve dönmek için yola koyulmuşlar.

Güneş, yerini hafifçe çiseleyen yağmur damlalarına bırakmış. Küçük kız, güneşe arkasını döndüğünde gök kuşağının muhteşem renkleriyle karşılaşmış. Sanki kırmızı renk maviyi, turuncu ise sarı rengi kucaklıyormuş. Küçük kıvırcık saçlı kız ve annesi evlerine vardıklarında gördükleri karşısında şaşkına dönmüşler. Eski, yıkılmak üzere olan harabe evlerinin yerinde beyaz boyalı, yepyeni, duvarları pırıl pırıl parlayan, bahçesi beyaz güllerle süslenmiş kocaman bir ev varmış.

İçeriden ise mis gibi yemek kokuları geliyormuş. Sobanın üstünde kaynayan bir çorba, masanın üzerinde ise ekmek, su ve göz kamaştırıcı kocaman kızarmış bir tavuk duruyormuş. Kıvırcık saçlı kız ve annesi şaşkınlıkla olup biteni anlamaya çalışıyormuş. Küçük kızın yolda karşılaştığı yaşlı nine; içeri girmiş ve; “Küçük kız; sen bana, annene ve sana ait olan ekmeği ve suyu verdin. Ben de senin bu iyiliğin karşısında sana kışın asla üşümeyeceğiniz evi ve bütün ömür yiyebileceğiniz kadar yiyecek hediye ediyorum. Her iyilik elbet bir gün karşılığını bulur güzel kızım” demiş. Küçük kız ve annesi bütün ömür mutlu yaşamışlar.

Gökten üç elma düşmüş; biri masalı okuyanın, biri yazanın, biri de tüm iyi insanların olsun..