Parmak Çocuk Masalı

parmak-cocuk
Parmak Çocuk Masalı

Bir terzinin bir oğlu varmış. Bu çocuk o kadar küçük kalmış ki, boyu bir başparmaktan fazla uzamamış. Bunun için ona “Parmak Çocuk” derlermiş.

Ama çocuğun cesareti pek fazlaymış. Bir gün babasına demiş ki:
Babacığım, ne olursa olsun ben uzaklara gideceğim!

Babası:
– Pekâlâ oğlum, demiş. Uzun bir iğne almış, lambaya tutarak ucuna balmumundan bir topak yapmış:

– İşte yol için sana bir de kılıç! demiş.
Minik terzi, kendileriyle birlikte son kez bir daha yemek yemek istemiş. Annesinin bu son yemek için neler pişirdiğini görmek üzere fırlayıp mutfağa gitmiş. O sırada yemek hazırmış. Tencere ocağın üzerinde duruyormuş. Oğlan demiş ki:

– Ne yemekler var anne?
Annesi:

– Git, kendin bak işte! demiş.
Parmak çocuk ocağa sıçramış. Tencerenin içine bakmış. Fakat boynunu pek fazla uzattığı için yemeğin buğusu onu almış, yukarı doğru uçurmuş. Bacadan dışarı çıkarmış. Çocuk buğuyla bir süre havada dolaştıktan sonra yine yere inmiş. Artık başka ülkelerdeymiş. Şurada burada dolaşmış. Bir ustanın yanında iş bulup girmiş, ama yiyecekleri pek beğenmemiş. Ustasının karısına demiş ki:

– Bayan, bize daha iyi yemek vermezseniz çıkıp giderim. Hem de yarın sabah erkenden evinizin kapısına tebeşirle yazarım:
Bol patates, bir parça et,

Kalın burda sağ selamet:
Ustanın karısı çok kızmış:

– Daha ne istiyorsun sanki bücür?.. demiş.

Bir bez parçası kapmış, çocuğa vurmak istemiş. Fakat minik terzi hemen yüksüğün altına kaçmış. Oradan dışarıya bakar, kadına dilini çıkarırmış. Kadın yüksüğü kaldırmış; çocuğu tutmak istemiş ama Parmak Çocuk bez parçasının arasına sokulmuş. Kadın bezin kıvrımlarını açıp onu ararken oğlan masanın yarığına girmiş. Başını dışarı çıkarıp:
– Ce… e… e… ustanın bayanı! diye seslenmiş.

Kadın başına vurmaya uğraşırken Parmak Çocuk çekmecenin altına kaçmış, ama sonunda kadın onu ele geçirmiş, kapı dışarı atmış.
Minik terzi yola çıkmış, büyük bir ormana varmış. Burada bir sürü haydutla karşılaşmış. Bunlar kralın hazinesini soymak istiyorlarmış. Minik terziyi görüne şöyle düşünmüşler: “Bu küçücük herif anahtar deliğinden girebilir. Bize kapıları açar.” İçlerinden biri seslenmiş:

– Hey bana bak pehlivan! Bizimle birlikte Hazine’ye gider misin? Sürünerek içeri dalıp paraları dışarı atabilirsin!
Parmak Çocuk düşünmüş, taşınmış; sonunda:

– Peki! demiş.
Onlarla birlikte Hazine’ye gitmiş. Orada kapının altını, üstünü gözden geçirmiş. Aralık bir yeri olup olmadığını araştırmış. Az sonra, geçebileceği kadar genişlikte bir aralık bulmuş. Hemen içeri dalmak istemiş, ama kapının önünde duran nöbetçilerden biri onu görmüş. Arkadaşına seslenmiş:

– Şurada sürünüp duran çirkin örümcek ne? Dur şunu çiğneyivereyim.
Öbürü:

– Bırak zavallı hayvanı! demiş, sana bir zararı yok ki…
Bunun üzerine Parmak Çocuk kapının aralığından sağ ve esen Hazine’ye girmiş. Pencereyi açmış. Haydutlar bu pencerenin altında bekliyorlarmış. Paraları birer birer atmaya başlamış. Minik terzi işin en tatlı yerindeyken, kralın hazinesini görmek için gelmekte olduğunu duymuş. Hemen sürüne sürüne bir yere sokulmuş.

Kral paralardan birçoğunun eksildiğini anlamış; fakat bunları kimin çalabileceğine akıl erdirememiş. Çünkü kilitlerle sürgüler yerli yerinde duruyorlarmış. Sonra her şeyin çok iyi korunduğu da görülüyormuş. Bunun üzerine kral çıkıp giderken iki nöbetçiye:
– Dikkat edin! Paranın peşinde biri var! demiş.

Parmak Çocuk yeniden işe koyulunca, nöbetçiler içerdeki paraların kıpırdadığını tiring, tiring tiring, tiring diye sesler geldiğini duymuşlar. Hırsızı yakalamak için hemen içeri dalmışlar. Fakat bunların geldiğini işiten minik terzi daha atik davranıp bir köşeye fırlamış, üstüne altın bir para örtmüş. Hiçbir yanı görülmez olmuş. Bir yandan da nöbetçilerle alay olsun diye: “buradayım!” diye seslenirmiş. Nöbetçiler sesin geldiği yana koşarken o da başka bir köşeye kaçıp, başka bir paranın altına saklanır: “Hey… Buradayım ben!” diye bağırırmış. Bu kez nöbetçiler oraya seğirtirlermiş. Oysa Parmak Çocuk üçüncü bir köşeden seslenirmiş: “Hey… burdayım, burda!” Böylece onları deliye çevirmiş, yorulup gidinceye kadar adamları Hazine’nin içinde oradan oraya koşturmuş, durmuş. Sonra da paraların hepsini birer birer dışarı atmış. Sonuncuyu olanca gücüyle fırlatmış, kendisi de daha atik davranarak bu paranın üzerine sıçramış; onunla birlikte pencereden aşağı inmiş. Haydutlar kendisinden pek hoşnut kaldıklarını söylemişler:
– Sen pek müthiş bir kahramansın, bizim elebaşımız olur musun? demişler.

Parmak Çocuk onlara teşekkür etmiş, fakat önce dünyayı görmek istediğini söylemiş. Paraları bölüşmüşler. Minik terzi bunlardan bir tek metelik istemiş. Çünkü daha fazlasını taşıyamıyormuş.
Sonra kılıcını yine beline bağlamış; haydutlara “iyi günler” demiş, yola koyulmuş. Birkaç ustanın yanında işe girmiş. Fakat bu işleri beğenmemiş. Sonunda bir hana uşak olmuş ama hizmetçi kızlar ondan hoşlanmamışlar. Çünkü onlar kendisini göremedikleri halde, Parmak Çocuk onların gizlice yaptığı her şeyi görüyormuş. Tabaklardan aldıkları şeyleri, kilerden aşırdıklarını hancıya haber verirmiş. Bunun üzerine kızlar:

– Alacağın olsun, sana gösteririz! demişler. Ona bir oyun oynamaya karar vermişler.
Bir süre sonra hizmetçilerden biri bahçede otları biçerken parmak çocuğu otların yanında hoplayıp zıplar görünce, onu da birlikte biçmiş, otlarla birlikte büyük bir beze bağlamış, gizlice ineklerin önüne atmış. Bu hayvanlar arasında iri, kara bir tanesi varmış. Parmak çocuğu incitmeksizin otlarla birlikte yutmuş. İçerisi çocuğun hoşuna gitmemiş. Çünkü burası kapkaranlıkmış. Işık da yanmıyormuş. İnek sağılırken Parmak Çocuk içerden seslenmiş:

Fıştık fıştık fişte,
Doldu kova işte!

Ama süt sağılırken çıkan gürültüden bu ses duyulmamış. Sonra ev sahibi ahıra girmiş:
– Yarın şuradaki inek kesilecek! demiş.

Bunu duyunca Parmak Çocuk korkmuş. Avazı çıktğı kadar bağırmış:
– Önce beni çıkarın… İçinde ben varım!

Adam bu sesi duymuş ama nereden geldiğini anlayamamış:
– Neredesin? demiş.

Parmak Çocuk:
– Karanın içindeyim! demiş.

Adam bundan bir şey anlayamamış, çıkıp gitmiş.
Ertesi sabah inek kesilmiş. Bereket versin hayvan parçalanırken satır parmak çocuğa dokunmamış ama sucukluk etlerin arasına karışmış. Kasap gelip işe başlarken oğlan avazı çıktığı kadar bağırmış:

– Pek fazla kıyma… O kadar çok kıyma… Etlerin arasında ben varım!
Kıyma bıçaklarının gürültüsü içinde bu sesi duyan olmamış. Zavallı Parmak Çocuk büyük bir tehlike içinde kalmış. Fakat tehlike insanların gücünü artırır, derler. Çocuk kıyma bıçaklarının arasından öyle bir fırlayış fırlamış ki kendisine bir şey olmamış. Sapsağlam kalmış ama kaçıp gidememiş. Yağlarla birlikte bir sucuğun içine tıkılmaktan başka kurtuluş yolu bulamamış. Burası biraz darcaymış. Sonra islenip kurumak üzere sucuğu bacanın içine asmışlar. Burada bir türlü vakit geçiremiyormuş. Sonunda kış gelince bacadan indirmişler. Çünkü müşterilerden birine sucuk verilecekmiş. Hancı kadın sucuğu dilerken Parmak Çocuk, boynu kesilmesin diye başını fazla uzatmayarak kendini korumuş. Sonunda biçimine getirmiş, dışarı fırlamış.

Başına türlü yıkımlar gelen bu evde minik terzi daha fazla kalmak istememiş. Hemen yola çıkmış ama bu özgürlüğü uzun sürmemiş. Boş kırlarda yoluna bir tilki çıkmış. Onu bir solukta yutuvermiş. Minik terzi:
– Aman bay tilki! diye seslenmiş, boğazınızda takılı kalan benim işte… Beni özgür bırakın ne olur?

Tilki:
– Hakkın var, demiş? Senden ne olacak ki… Babanın evindeki tavuklar için bana söz verirsen seni salıveririm!

Parmak Çocuk:
– Seve seve demiş, tavukların hepsi senin olsun. Ant içiyorum işte!..

Bunun üzerine tilki onu salıvermiş; hem de evine kadar götürmüş. Babası sevgili minik oğlunu yeniden görünce bütün tavuklarını seve seve tilkiye vermiş. Parmak Çocuk:
– Hem sana güzel bir para da getirdim!

diye yolculukta eline geçirdiği meteliği babasına uzatmış.
– Peki ama, yesin diye zavallı tavuklar tilkiye niçin verildi sanki?..

– Hay budala hay… Babana çocuğu, evdeki tavuklardan daha değerlidir de ondan!

Karlar Kraliçesi

karlar-kralicesi

Karlar Kraliçesi Masalı

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer berber iken pireler tellal iken, çok eski zamanlarda, uzak diyarlarda, büyük bir kentte iki küçük çocuk yaşarmış. Çok iyi arkadaş olan bu çocuklar, birbirlerini kardeş gibi severlermiş. Erkeğin adı Kay, kızın adı Gerda’ymış. Birbirleriyle oynar, hiç ayrılmazlarmış.

Gerda’nın büyükannesi varmış. Büyükannesi bir çok masal bilir ve bunları çocuklara anlatırmış. Bir gün Kay ve Gerda oynarken büyükanne onları yanına çağırıp;

– ” Çocuklar gelin bugün size yeni bir masal anlatayım. ” demiş.
Çocuklar büyükannenin yanına koşup, masalı dinlemeye başlamışlar. Büyükanne çocuklara kışın her tarafı kaplayan, bembeyaz örtüsüyle ünlü karlar kraliçesi’nin masalını anlatmış. Çocuklar büyükannenin anlattığı masalı dinlemişler ve sonra da sonra yatıp uyumuşlar.
Ertesi gün uyandıklarında bütün her yerin bembeyaz karlarla kaplı olduğu görmüşler. Bütün çocuklar sokaklara çıkıp kızaklarla kaymaya başlamışlar. O sırada bir bir sürü beyaz geyiğin çektiği kocaman bir kızağın geçtiğini görmüşler. Çocuklar hemen bu büyük kızağın arkasına takılmışlar. Çocuklar biraz kızağın arkasında kaydıktan sonra çoğu kızağı bırakıp geri dönmüşler. İçlerinden sadece Kay, kızağı bırakmamış. Kentten uzaklaşmış olduğunun farkına varmamış. Bir müddet sonra kızak kendiliğinden durmuş. Bembeyaz peleriniyle kızaktan karlar kraliçesi inmiş. Kay, karlar kraliçesi’nin büyükannenin masalında dinlediği kraliçe olduğunu anlamış. Karlar Kraliçesi Kay’a:

-” Çok üşümüşsün gel yanıma otur, demiş. Kay, Karlar Kraliçesi’nin yanına oturup onun verdiği pelerine sarılınca, üşümesi geçivermiş. Karlar Kraliçesi de yanında uyuyakalan çocuğu alıp şatosuna götürmüş. Karlar kraliçesi yakaladığı çocukları şatosuna götürüp buzla kaplarmış. Kay’ı da bu şekilde buzdan bir heykelcik yapıvermiş.

Kay’dan uzun süre haber alamayan, onu çok merak eden Gerda, arkadaşını aramaya başlamış. Karlarla kaplı ormana doğru yola çıkmış. Kay’ı ararken küçük bir kulübe görmüş. Kulübeye yaklaşınca kapıyı yaşlı bir kadın açmış. Bu kadın yaptığı iyiliklerle tanınan bir büyücüymüş. Gerda” ya :

– ” Buraya neden geldiğini biliyorum , arkadaşın Kay’ı arıyorsun. Bakalım bahçedeki karga Kay’ın yerini biliyor mu? ” diyerek Gerda’yı arka bahçeye götürmüş. Gerçekten bahçede bir karga dalda bekliyormuş. Kargaya Kay’ın nerede olduğunu sormuşlar. Karga da onlara:
– “Kay’ın nerede olduğunu ancak ormanda yaşayan küçük kız bilebilir, demiş. Gerda, yaşlı kadından izin isteyip yoluna devam etmiş. Ormanda dolaşırken çok güzel bir kulübe görmüş. Kulübenin kapısı açılmış. İçeriden karakarganın bahsettiği küçük kız çıkmış. Gerda’ya:
– ” Ben de senin gelmeni bekliyordum, demiş. Gerda’yı içeri alıp ateşin başına oturtmuş. Gerda’ya yiyeceklerden vermiş. Yemekleri bitince birlikte uyumuşlar. Sabah olunca, küçük kız Gerda’yı kulübenin yanındaki samanlığa götürmüş. İçeride geyikler , güvercinler varmış. Güvercinler ötmeye başlamışlar. Küçük kız güvercinlerin dilinden anlıyormuş. Gerda’ya güvercinlerin ne demek istediğini anlatmış.

– ” Güvercinler, Kay’ı Karlar Kraliçesi’nin kaçırdığını, onu şatosunda hapsettiğini, oraya nasıl gidileceğini geyiklerin bildiğini, söylüyorlar, ” demiş.
Bu iki küçük kız geyikleri kızağa bağlamışlar, yola çıkmak için hazırlık yapmaya başlamışlar. Gerda küçük kıza, kendisine yardımcı olduğu için teşekkür etmiş. Vedalaşmışlar ve Gerda geyiklerin çektiği kızakla yola çıkmış.Gerda günlerca yol gitmiş. Dünyanın en kuzey ucuna, bembeyaz kar örtüsünden başka hiçbir şeyin görülmediği yerlere varmış. Burada lapa, lapa kar yağıyormuş. Geyikler biraz daha gittikten sonra bembeyaz bir şatonun kapısının önünde durmuşlar. Gerda, Karlar Kraliçesi’nin şatosuna geldiklerini anlamış. Şatodan içeriye girmiş. Şatonun içi de dışı gibi beyazmış. Gerda, şatonun içinde yürümeye başlamış. Bir yandan da Kay’a sesleniyormuş. Şatoda kendi sesinin yankısından başka hiç ses yokmuş. Gerda, buzdan bir kapı görmüş. Kapıyı açıp içeriye bakınca odanın ortasında Kay’ı donmuş bir şekilde bulmuş. Sanki buzdan bir heykelcik gibiymiş.
Gerda, Kay’ın ölmüş olduğunu zannedip başlamış ağlamaya. O kadar çok ağlamış ki gözünden akan yaşlar yere dökülmeye başlamış. Gerda’nın gözlerinden akan yaşlarla, dondurulmuş Kay’ın buzları erimeye başlamış. Üzerini kaplayan buzların erimesiyle Kay kendine gelip konuşmaya başlamış:

-” Gerda, seni gördüğüme çok sevindim, demiş. Gerda da Kay’ın ölmediğine çok sevinmiş. Kay, karlar kraliçesi’nin şatodan ayrıldığını fakat her an geri gelebileceğini söylemiş.

Hemen şatodan çıkıp geyiklerin çektiği kızağa binmişler.
Bu uzak ayrılıp evlerine geri dönmüşler. Yaşadıkları bu macerayı ikisi de unutamamış bir daha evlerinden fazla uzaklaşmamışlar ve sadece büyükannenin masallarını dinlemişler.

Gökten üç elma düşmüş biri masalın yazarının başına biri okuyanın ve biride masalı dinleyen güzel çocuğun başına….

Alaaddin’in Sihirli Lambası Masalı

alaaddin

Alaaddin’in Sihirli Lambası Masalı

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde Alaaddin adında bir delikanlı varmış. Alaaddin çok çalışkan ve yardımsever bir delikanlıymış. Günlerden birgün yardımda bulunduğu yaşlı bir adam ondan bir mağarada kapalı kalmış olan eski bir lambayı ona getirmesini istemiş. Alaaddin yaşlı adamın isteğini yerine getirmek için yola çıkmış.Mağarayı bulmuş ama mağara çok ürkütücüymüş. Aladdin korkarak mağaradan içeri girmiş. Lambayı bulmuş. Lambayı temizlerken lamba birden yere düşmüş ve içersinden bir cin çıkmış.

-” Dile benden ne dilersen ” Alaaddin şaşkınlıkla :
-” Sende kimsin ?
-” Ben bu lambanın ciniyim ” demiş.

Aslında Alaaddin’i mağaraya gönderen adam bir büyücüymüş. Lambayı zorla almaya çalıştığında Alaaddin adamın niyetinin kötü olduğunu anlamış ve cine:
-” Bu kötü kalpli adamı çok uzaklara gönder, bize bir daha zarar vermeye çalışmasın” demiş. Cin bu isteği yerine getirmiş ve Alaaddin büyücüden kurtulmuş. Lambada Alaaddin’ e kalmış. Alaaddin günler önce pazarda iki kişinin taşıdığı tahteravanın içinde güzeller güzeli Prenses’ i görmüş ve ona aşık olmuş. Sultan’ın kızı olan güzeller güzeli Prenses’ in adı Yaseminmiş. Alaaddin Prenses Yasemin ile evlenmeye karar vermiş. Hayalindeki prensese kavuşmak için cinin ona yardım edeceğini düşünmüş. Prenses Yasemin Sultan’ın biricik kızıymış. Sarayında mutlulukla yaşıyormuş. Alaaddin mağarada bulduğu lamba sayesinde çok zengin olmuş. Prenses’e bir sürü hediyeler göndermiş. Sultan gelen hediyelere şaşırıp hayretler içersinde kalmış. Fakat kötü kalpli vezir’in de Prenses’de gözü varmış. Oda Prenses ile evlenmek istiyormuş. Vezir Alaaddin’ den daha çok pahalı hediyeler istemesi için Sultan’ ı razı etmiş. Sultan’ın daha çok hediyeler isteyip Alaaddin’ in bu hediyeleri gönderememesini ve kendisinin Prenses Yasemin ile evleneceğini düşünüyormuş. Paraya düşkün olan Sultan daha çok hediyeler istemiş ama vezir’in düşündüğü gibi olmamış, Alaaddin her defasında Sultan’ın isteklerini fazlasıyla yerine getirmiş. İstediği bütün hediyeleri göndermiş. Prenses Yasemin heyecanla Alaaddin’i bekliyormuş oda Alaaddin’e aşıkmış. Alaaddin cin’in ona vermiş olduğu uçan halı ile Yasemin’ in balkonuna geceleri gelip Yasemin ile buluşuyormuş. O kadar çok hediye göndermişki artık vezirde pes etmiş. Lambanın sırrını bir tek Alaaddin’in annesi biliyormuş. Günlerden birgün sarayın penceresinin altında bir adam belirmiş.

-” Eski lambalar alıyorum. ” diye bağırmış. Aslında bu adam lambayı ele geçirmek isteyen Alaaddin’ e kaptıran büyücüymüş. Lambanın sihirini bilmeyen Yasemin onu verip yeni bir lamba alırsa Alaaddin’ in çok sevineceğini düşünmüş ve lambayı adama vermiş. Lambayı ile geçiren büyücü cinden içinde prenses ile birlikte sarayı başka bir yere taşımasını istemiş. Cin bu isteği yerine getirmiş. Olanlar karşısında Alaaddin ve Sultan çok şaşkınmış. Bu durumun sihirden kaynaklandığını Alaaddin biliyormuş. Birden Alaaddin’in aklına cin’in ona çok zor zamanlarında yardımcı olması için verdiği yüzük aklına gelmiş. Yüzüğü parmağına takıp ovuşturduğunda cinin yine geldiğini gören Alaaddin cine:

-” Beni prensesin yanına götür” diye istekte bulunmuş. Cin Alaaddin’in isteğini yerine getirmiş. Alaaddin Prenses’ in bulunduğu yere geldiğinde saklanıp Prenses Yaseminin gizlice yanına giderek ona olanları anlatmış. Prenses Yasemin’e bir parça toz vererek bunu büyücüye fark ettirmeden içirmesini söylemiş. Prenses Yasemin Alaaddin’in ona söylediğini yaparak bu tozu büyücüye içirmiş. Büyücü derin bir uykuya dalmış. Alaaddin lambayı arıyor fakat bulamıyormuş. Nihayet lambanın büyücünün yaslandığı yastığın altında olduğunu görmüş ve lambayı almış. Lambayı ovuşturmuş ve cine:

-” Bizi sonsuza kadar bu kötü kalpli büyücüden kurtar. ” demiş. Cin bu isteği yerine getirmiş ve büyücüyü göndermiş. Alaaddin tekrar lambayı ovuşturmuş ve Cine:
-” Bizi ve sarayımızı hemen ülkemize götür. ” diye emir etmiş. Bunu duyan cin parmağının bir hareketiyle bu isteği hemen yerine getirmiş. O günden sonra hep birlikte mutlu bir hayat yaşamışlar.

Onlar ermiş muradına bir çıkalım kerevetine…

Masal Tekerlemeleri

masal-tekerleme

MASAL TEKERLEMELERİ

Dinleyicilerin dikkatini çekmek için masalların özellikle giriş bölümlerinde söylenen farklı uzunluktaki tekerlemelerdir. Masalın düğüm ve çözüm bölümlerinde de tekerleme söylenir. Tekerleme masala başlarken, anlatıcının maharetini ortaya koyması açısından da önem taşır.

Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Develer top oynarken
Eski hamam içinde
Horozlar tellal iken
Pireler hamal iken
Ben anamın beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken
Anam düştü beşikten
Babam düştü eşikten
Biri kaptı maşayı
Dolandım dört köşeyi.
Orda ne var dediler
Bir köy kurmuş keçiler
Kurt köye muhtar olmuş
Elini veren kolunu almış
Diken verenin gülünü almış
Damla verenin selini almış
Kovan kovan balını almış
Bir kurtmuş ki sormayın
Talkım vermiş ele
Salkımı almış ele
İlk lokmayı aşırmış
İkincisinde çomar
Karşısına dikilmiş
Kapanmış mı kapılar
Kapıyı bırakıp
Sapı yutmuş
Balı bırakmış
Hapı yutmuş.

Evvel zaman içinde
Kalbur zaman içinde
Deve tellal iken
Sinek berber iken
Ben annemin babamın beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken
O yalan bu yalan
Fili yuttu bir yılan
Bu da mı yalan…

Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Develer tellal iken
Kurbağa berber iken
Eski hamam içinde
Hamamcının tası yok
Külhancının baltası yok
Peştamalın ortası yok iken

Zaman o zaman idi ki
Bir bineğim var idi,
Pire yedeğim idi,
Çavdar kalkanım idi;
ÇamlıbeFde, çamur dizde,
Yetmiş karga ayağa kalkar idi ki:
Ağa geliyor, diye.

Zaman zaman içinde,
Kalbur saman içinde…
Deve tellal iken
Eski hamam içinde.
Hamamcının tası yok,
Hamamın kubbesi yok
Çarşıda bir tazı gördüm
Boynunda baltası yok..
Var varadan, sor soradan…
Destursuz bağa girenin hali budur, Padişahım…
Gittim bir şehre dedim: “Nine, soruş moruş”

“Oğlum, dedi, beş on kuruş…”
Sen handa yatmışsın,
Maraz tutmuşsun;
İliğin üzüktür,
Keyfin bozuktur;
Tek gözünle bakma bana,
Bir kızım var vereyim sana.
Dudu dilli, ince belli..”
Gittim baktım: Yerinden kalkmaz,
Allah’tan korkmaz
Kırk yaşındaki kız bana methettiği…

Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti.
Altı ay, bir güz gitti.
Kahve tütün içerek,
lale sümbül biçerek
gitti, gitti, bir arpa boyu yol gitti.

Diğer masal tekerlemeleri örneklerimize google üzerinden masal oku com masal tekerlemeleri şeklinde arama yaparak ulaşabilirsiniz.

Ağlayan Elma ile Gülen Elma Masalı

aglayan_elma_ile_gulen_elma

Ağlayan Elma ile Gülen Elma Masalı

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir padişah ve üç de oğlu varmış. Bunlar ülkelerinde mutlu bir hayat sürerlermiş. Küçük oğlan bir gün köşkünde otururken, sokaktaki çeşmeden su almak için bir kocakarının geldiğini görmüş. Oğlan ninenin testisine küçük bir taş atmış ve testiyi kırmış. Nine bir şey söylemeden evine dönmüş. Bir testi daha alıp gene çeşmeye gelmiş. Oğlan bu sefer de bir taş atıp testiyi kırmış. Nine sessizce evine geri dönmüş. Ertesi gün testi elinde gene çeşmeye gelmiş. Oğlan, ninenin geldiğini yukarıdan görüp hemen eline bir taş daha almış. Uygun bir anda atıp gene testiyi kırmış. Nine başını kaldırmış:

-Hey oğul, bir şeycikler demem.. Dilerim Mevla’dan, ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olasın demiş, çekip gitmiş. Oğlan da aradan birkaç gün geçince ninenin söylediğini kendine dert etmeye başlamış. Gerçekten ağlayan elma ile gülen almaya aşık olmuş. Günden güne sararıp solmaya başlamış. Çok geçmeden padişah, oğlunun hastalandığını işitmiş. Hekimler bir türlü derdini anlayamamışlar. Günlerden bir gün kente bir hekim gelmiş. Bakması için saraya çağırmışlar. Hekim:

-Bunun hastalığı sevdadan başka bir şey değil demiş. Oğlan da en sonunda ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olduğunu babasına söylemiş. Babası çok üzülmüş:
-Şimdi ne yapalım, oğlum? Biz onu nerede buluruz demiş Oğlan:
-Ben gider onu bulurum.. Yeter ki siz izin verin diye cevap vermiş. Padişah;
-Oğlum, bu hal ile nereye gideceksin? Onun kim olduğunu, nerede olduğunu bilmezsin. Vaz geç bu sevdadan. Dediyse de oğlan kanmamış.

-Mutlaka gidip bulacağım demiş. Ağabeyleri de babalarına;
-Biz de onunla birlikte gideriz. Kardeşimizi yalnız bırakmaz, bu elmaları mutlaka buluruz demişler. Bunlar yol hazırlığı yapmışlar. Üçü birlikte yola düşüp bilmedikleri ülkelere, kentlere doğru yürümeye başlamışlar. Az gitmiş uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler… En sonunda bir çeşme başına gelmişler. Çeşmenin taşının üzerinde bir yazı görmüşler. Taşta şunlar yızılıymış: “Karşıdaki üç yolun birine giden gelir, birine giden ya gelir ya gelmez, öbürüne giden hiç gelmez” Büyük oğlan;
-Giden gelir yola ben gideyim demiş. Ortanca oğlan da;
-Giden ya gelir ya gelmez yola da ben gideyim demiş. Giden gelmez yola gitme de küçük oğlana kalmış. Büyük oğlan;
-Gittiğimiz yerden hangimiz önce gelirse, ötekilerin gelip gelmediğini nereden bilsin? demiş Küçük oğlan ileri atılmış:
-Parmaklarımızdaki yüzükleri çıkarıp şu taşın altına koyalım. Kim önce gelirse taşı kaldırsın yüzüğünü alsın. Sonra gelen de kimin dönüp dönmediğini bilsin. Böyle yapmışlar. Her biri istediği yola gitmiş. Büyük oğlan “giden gelir” yoluna çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş; bilmediği bir ülkeye varmış. Orada, ‘Giren çıkandan bir şeyler öğrenirim’ umuduyla bir hamama girmiş. Hamamda tellak olarak çalışmaya başlamış. Ortan oğlan “giden ya gelir ya gelmez” yoluna koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş… Günlerden bir gün bir ülkeye varmış. Orada bir kahveye girerek çalışmaya başlamış. Sonunda kahveci olup orada kalmış. Küçük oğlan da “giden gelmez” yoluna düşmüş. O da az gitmiş, uz gitmiş. Çok uzun yollarda yürümüş. Otura kalka, gide gide bir gün bir çeşme başına gelmiş. Bakmış ki bir nine bu çeşmeden su dolduruyor. Oğlan yanına gitmiş…

-Nineciğim, beni bu akşam evinde konuk eder misin demiş. Nine de;
—Ah oğul, benim bir evim var… Yattığım zaman ayaklarım dışarı çıkar. Ben kendim sığamıyorum, seni nerede konuk edeyim diye cevap vermiş. Küçük oğlan yaşlı kadına bir avuç altın vermiş:
-Aman nine, ne olur bana yatacak bir yer bul deyince nine altınların hatırına;
-Gel oğul gel… Evim de var odam da.. Senden başka kimi konuk edeyim? Deyip, oğlanı evine götürmüş. Evde biraz yemiş içmişler. Otururken oğlan sormuş:

-Aman nine, bir ağlayan elma ile gülen elma varmış… Nerededir onlar bilir misin? Nine bunu duyar duymaz oğlana bir tokat vurmuş.
—Sus! Onların adını anmak yasaktır… Bunun üzerine oğlan çıkarmış bir avuç altın daha vermiş. Nine sevinerek; -Oğlum, yarın kalkarsın, şu karşıki dağa giderisin. Oraya bir çoban gelir. O çoban, ağlayan elma ile gülen elmanın olduğu sarayın çobanıdır. Onun gönlünün yapıp saraya girebilirsen elmaları orada bulursun. Ama elmaları aldıktan sonra doğruca benim yanıma gelesin demiş. Oğlan da sabahleyin kalkmış. Kadının tarif ettiği dağa gitmiş. Bakmış ki orada bir çoban koyun otlatıyor. Gidip çobana selam vermiş… Oturup konuşmaya başlamışlar. Sonra oğlan ağlayan elma ile gülen elmayı çobana söylemiş. Çoban da tıpkı yaşlı kadının yaptığı gibi bu sözü işittiği anda oğlana bir tokat vurmuş. Tokatı yiyen oğlanın aklı başından gitmiş.

—Aman çoban kardeş bana neden vurdun? Deyince çoban yeniden üstüne yürümüş.
—Sus daha konuşuyorsun, öyle mi? Diye bir tokat daha vurmuş.
—Onun lafı burada yasaktır, demiş. Oğlan çobana yalvarmış yakarmış, bir avuç altın vermiş… Çoban altınları görünce yumuşamış. Oğlana demiş ki:

-Ben şimdi bir koyun keserim. Onun derisini tulum çıkarırım. O tulumun içine girersin. Akşamüzeri ben koyunları sürüp saraya giderken sen de koyunların içinde saraya girersin. Çünkü saraya girerken koyunları sayarlar. Sen de koyun gibi yürüyüp kendini bildirmeyerek sürüyle birlikte içeri girersin. Geceleyin, herkes uyuyunca, en yukarı kata çıkar sessizce sağ taraftaki odaya girersin. Padişahın kızı yatakta yatar, elmaları da rafta durur. Onları, uyandırmadan alabilirsen alırsın… Eğer kız uyanırsa bağırır… Seni yakalarlarsa iş fena olur.

Çoban bunları söyledikten sonra kalkmış bir koyun kesmiş. Koyunun tulum gibi çıkardığı derisine oğlanı sokmuş. Koyunların içine katarak doğruca saraya gitmiş. Nöbetçiler koyunları saraydan içeri girerken saymışlar. Oğlan da sürüyle birlikte içeri girmiş. Gece olmuş, herkes uyumuş. Saat dörde beşe gelirken oğlan tulumdan çıkmış. Yavaş yavaş en yukarı kata gidip çobanın söylediği odayı bulmuş. Açıp bakmış ki orta yerde bir yatak, içinde de ayın on dördü gibi güzel bir kız yatıyor… Oğlan ona bakarken, raf üzerinde bulunan elmaların biri kahkaha ile gülmeye diğeri de hüngür hüngür ağlamaya başlamışlar. Bunları işiten oğlan hemen kapıyı kapadığı gibi kaçmış, doğruca koyunların yanına gitmiş. Elmaların gürültüsüne yatakta yatan kız uyanmış. Bakmış ki kimsecikler yok. Odanın dışına çıkmış, öteye bakmış, beriye bakmış… Kimseyi bulamayınca içeri girmiş:

-Sizi gidi yalancılar sizi… Beni aldattınız. Diyerek elmalara kızmış. Yeniden yatağa yatmış. Aradan kısa bir süre geçince kız tekrar uyumuş. Oğlan da bir daha yukarı çıkmış. Yavaş yavaş odanın kapısını açmış, içeri girmiş. Elmalara doğru bir iki adım atmış. Bu sırada yeniden elmaların biri gülmeye, biri ağlamaya başlamış. Oğlan korkusundan gene kaçmış. Kız uyanmış, bakmış ki kimsecikler yok…

—Hay gidi edepsizler hay. İkidir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Gene bir şey yaparsanız sizi döverim, demiş ve yeniden yatmış. Kız uyuyunca oğlan gene gelmiş, kapıyı açıp elmaların yanına yaklaşmış. Elini uzatıp raftan alayım derken elmalar gene gülüp ağlamaya başlamış ve oğlan gene korkup kaçmış. Kız uyanıp bakmış ki kimsecikler yok:

-Sizi gidi arsızlar sizi. Bu gece deli mi oldunuz? Üç keredir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Bu nasıl iş? Deyip, bir tokat birine, bir tokat ta ötekine vurmuş. Sonra yeniden yatağına girip yatmış. Aradan epeyce vakit geçmiş. Oğlan gene odaya girmiş ve rafa yaklaşmış. Elmanın birini eline almış… Bakmış ki ses yok… Öbürünü de alıp dışarı çıkarmış. Doğruca koyunların arasına gidip tulumun içine girmiş. Meğer elmalar kıza, kendilerine kızdığı için darılmışlar, bu yüzden ses çıkarmazlarmış. Sabah olmuş… Çoban koyunları saraydan çıkarmış ve dağa doğru gitmiş. Oğlan, saraydan uzaklaşınca kimsenin olmadığı bir yerde tulumdan çıkmış. Çobana bir avuç altın daha vermiş.

—Allaha ısmarladık, deyip doğru ninenin evine gelmiş. Nine oğlanı görünce hemen bir leğenin içine biraz su koymuş. Bir tavuk keserek kanını suya akıtmış. Suyun içine bir tahta koyup oğlanı tahtanın üstüne oturtmuş. Kız sabah olup da uykudan uyanınca, aşağı bakmış, yukarı bakmış ki rafta elmalar yok.

—Eyvah! Bu gece elmalarım çalındı. Onlar beni üç kere uyandırdılar ama ben anlayamadım; meğerse hırsız gelmiş diye ağlamaya başlamış. Padişah bunu duyunca sarayın kapılarını kapattırmış. Hatta şehrin etrafındaki kalenin kapılarını da kapatarak gireni çıkanı sıkı sıkı arattırmış. Şehrin içini de aramışlar, bir türlü bulamamışlar. Falcılar fal bakmışlar. Sonunda görmüşler ki elmaları alan kanlı bir denizde gemiyle gidiyor.

—Padişahım, demişler; -Bu adam çok uzaklara gitmiş. Bu kanlı deniz nerededir bilemeyiz… Sonunda bu elmaları aramaktan vazgeçmişler artık. Kalenin kapıları eskiden olduğu gibi açılmış. Oğlan nineye biraz daha altın verdikten sonra -Eyvallah deyip oradan çıkmış. Geldiği yoldan dönmeye başlamış. Gide gide bir gün, ağabeyleriyle ayrıldığı çeşme başına gelmiş. Yüzüklerini koydukları taşı kaldırıp bakmış ki hiçbiri gelmemiş. Kendi yüzüğünü almış ve küçük ağabeyinin gittiği yola gitmiş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Bir gün bilmediği bir ülkeye varmış. Yolunun üstündeki bir kahveye girmiş. Yorgunluk çıkarmak için kahve çubuk içmiş. Bakmış ki ağabeyi orada kahvecilik ediyor. Yaklaşmış yanına, ama kahveci olan ağabeyi onu tanımamış. Bir ara oğlan ağabeyini yanına çağırmış. Söz arasında:

-Sen nerelisin? Filan derken, ağabeyi anlamış ki kendisiyle konuşan kardeşidir. Sonra birlikte kalkmışlar geri dönmek için yola koyulmuşlar. Şurası burası derken gene o çeşmeye gelmişler. Taşı kaldırıp bakmışlar ki, ağabeyleri gelmemiş. Ortanca oğlan da yüzüğünü almış. Ağabeylerini aramak amacıyla onun gittiği yola gitmişler.

—Kardeşim, bunlar biraz bizde dursun, sonra gene sana veririz, demişler. O da;
-Pekiyi deyip vermiş. Sonra bu iki ağabey birbirlerine;
-Biz bunu öldürelim; şu elmaların biri sende biri bende kalsın demişler. Yol üzerinde bir kahveye rast gelmişler. O kahvenin bahçesinde biraz oturup yemek yiyelim demişler. Kahveciden bir hasır istemişler, kahveci de hemen getirmiş. Bahçede ağzı açık bir kuyu varmış. Hasırı o kuyunun üstüne yaymışlar. Küçük oğlan kuyuyu görmemiş…

Hasırın üstüne oturduğu gibi kendisini kuyunun dibinde bulmuş. Ağabeyleri biraz oturmuşlar. Yemek yiyip karınlarını doyurmuşlar. Kahve, tütün içmişler. Az sonra gene yola düşüp ülkelerine doğru gitmişler. Kuyuda su olmadığı için, aşağıya düşen oğlan ölmemiş, ama bayılıp kalmış. Ağabeyleri ülkelerine varmışlar. Babaları küçük kardeşlerinin nerede olduğunu sormuş. Onlar da;

-Biz gittik, ağlayan elma ile gülen elmayı bulup getirdik. O, bir giden gelmez yola gitmişti, bir daha gelmedi, demişler. Babaları da üzülmüş, ağlamışsa da;

-Elbet gelir diyerek kendini avutmuş. Onlar babalarının yanında oturmada olsun, biraz sonra, kuyuya düşen oğlanın aklı başına gelmiş. Kuyunun içinde yukarıya doğru bağırmaya başlamış. O sırada kahveci bahçede gezerken bir de bakmış ki kuyudan bir ses geliyor. En sonra kuyuya bir adam sarkıtmışlar ve oğlanı çıkarmışlar.

—Sen buraya nasıl düştün diye sorunca oğlan da başına gelenleri bir bir anlatmış. Sonra kalkıp kendi ülkesine gitmiş. Ama babasının sarayına gitmemiş. Başına bir işkembe geçirmiş ve keloğlan kılığına girerek bir kalaycı dükkânına girmiş. Orada çırak olarak çalışmaya başlamış. Gel zaman git zaman, herkes kendi hayatını yaşamaya devam etmiş… Ama ağlayan elma ile gülen elmanın sahibi olan kız çok büyük üzüntü içindeymiş. Kızın padişah babası bin taneli bir tespih yaptırmış ve adamlarına vermiş.

—Bu tespihi alın, ülke ülke gezin. Kim başına geleni anlatarak bu tespihi bitirinceye kadar çekebilirse bu elmaları o almıştır… Onu tutup bana getirin, demiş. Adamlar tespihi almışlar. Çeşitli ülkelere gitmişler. Gezmişler, dolaşmışlar ama kimse o tespihi çekememiş. En sonunda bu elmaları çalan oğlanın ülkesine gelmişler. Tam o kalaycının önünden geçerlerken, oğlan ustasına;

-Usta, ben başıma gelenleri anlatırken bu tespihi çekerim, demiş. Ustası adamlara haber vermiş. Onlar da tespihi getirmişler:

-Haydi bakalım, hem anlat hem de çek demişler. Oğlan o zaman; -Ben bunu çekerim ama buranın padişahının yanında çekerim demiş. Oradan oğlanı alıp padişahın yanına getirmişler. Olan biteni padişaha anlatmışlar. Oğlan oturmuş, başına gelenleri bir bir anlatmış. Bu arada tespihi çekmeye de başlamış. Tam kardeşlerinin onu kuyuya attıklarını söylediği sırada tespih bitmiş. Padişah da bu oğlanın kendi küçük oğlu olduğunu anlayıp, hemen kalkmış onun boynuna sarılmış.

—Vah oğulcuğum, senin başına bunca işler gelmiş de benim haberim olmamış diyerek ağlamaya başlamış. Adamlar oğlanı alıp öteki padişaha götürmek istemişler. Ama önce elmaları alan iki büyük oğlanın cellât elinde cezaları verilmiş. Sonra da küçük oğlanı elmalarla beraber öteki padişahın ülkesine göndermişler. Az gitmişler, uz gitmişler… Gide gide bir gün gene, elmaların çalındığı ülkeye ulaşıp, bu oğlanı padişahın yanına götürmüşler. Padişah oğlanı görür görmez ona kanı kaynamış. O tespihi bir de kendi önünde çekmesini istemiş. Oğlan gene tespihi alıp başına gelenleri baştan sona kadar anlatmış ve tespihi de çekmiş. Padişah; -Oğlum, sen bu elmaları âşık olduğun için çaldın. Ama benim kızım da bunlara âşıktır. Gel, kızımı sana vereyim, ikiniz de bu elmalardan ayrılmayın demiş. Oğlan da: -Baş üstüne deyip padişahın söylediğini kabul etmiş. Küçük oğlanla kız evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine..

Kül Kedisi Masalı

kulkedisi-masali
Kül Kedisi Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak ülkelerin birinde Sindirella adında güzeller güzeli bir kız yaşarmış. Annesi ölünce babası yalnızlığa dayanamayıp yeniden evlenmiş. Üvey anne, ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip Sindirella ve babasının yanına taşınmış. Bu iki üvey kız kardeş, Sindirella’dan hiç hoşlanmamışlar. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak bir kenara, bir hizmetçi gibi bütün ev işlerini de üzerine yıkmışlar.

Tüm evin işini yaptıktan sonra dahi, Sindirella’nın onlarla birlikte oturmasına izin vermiyorlarmış. Sindirella mecburen akşamları mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde tek başına oturuyormuş. Ateşin başında ellerini küllere tutarak ısınmaya çalışıyormuş. Isınmak için sürekli ateşin başında durduğundan üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışlar. Bir gün, sarayda verilecek bir balo için üvey kız kardeşlere davetiye gelmiş. İkisi de çok heyecanlanmışlar çünkü ülkedeki herkes, prensin evlenmek istediğini ve eşini bu baloda seçeceğini biliyormuş.

İkisi de prensin kendilerini seçeceğini düşünerek sevinmişler. Güzelleşmek için günler öncesinden hazırlanmaya başlamışlar. Ama o kadar çirkinlermiş ki hiçbir şey onları güzelleştirmeye yetmemiş. Külkedisi Sindirella, balo akşamı üvey kız kardeşleri gittikten sonra mutfakta oturmuş ve kendi kendine ağlamaya başlamış. Birden Külkedisi bir kadın sesiyle irkilmiş. Kafasını kaldırıp baktığında, güzelller güzeli bir kadının yanı başında durduğunu görmüş. Kadın:

“Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş.

Külkedisi: “Ben de baloya gitmek istiyordum” demiş.

Kadın: “Gideceksin öyleyse,” demiş ve devam etmiş “Ben senin peri annenim. Haydi kalk, şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!” Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokunur dokunmaz balkabağı birdenbire altından bir faytona dönüşmüş. “Şimdi de altı fare…” demiş peri. Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri de onları besili ve bembeyaz altı ata dönüştürmüş.

“Bir sıçan ve altı kertenkele” demiş. Külkedisi hemen bulup getirmiş. Peri, sihirli değneğini şöyle bir oynatarak sıçanı arabacıya, kertenkeleleri de faytonun arkasına koşacağı uşaklara çevirmiş. Ve sıra Külkedisi’ne gelmiş. Peri değneğiyle dokununca Külkedisi’nin üzerindeki yırtık, pırtık giysiler bir anda muhteşem bir balo kıyafetine dönüşmüş. Ayaklarında da camdan yapılmış bir çift ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş.

“Dikkat etmen gereken bir tek şey var” demiş peri, “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikiyi vurduğunda her şey eski haline dönecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Haydi şimdi git ve dilediğince eğlen.” O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Salonun en güzel kızı Külkedisi’ymiş. Baloya katılan hanımların hepsi özellikle de onun Külkedisi olduğunu anlamayan üvey kız kardeşleri, elbisesini çok beğenmişler. Salondaki beylerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmış. Prens ise görür görmez âşık olmuş Külkedisi’ne! Prens ve Külkedisi Sindirella bütün gece dans etmiş. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada perinin söylediklerini hatırlamış. Gitmesi gerektiğini söyleyerek arabasına doğru koşmaya başlamış.

Prens arkasından koşmuş ancak Külkedisi çoktan arabasına binip uzaklaşmış bile. Prens, Külkedisi’nin ayakkabısının tekini merdivenlerde düşürdüğünü fark etmiş. Ve ayakkabıyı alarak kendisine sahibini bulacağına dair söz vermiş. Bu arada saat tam on ikiyi vurduğunda Külkedisi evinin önüne gelmiş ve her şey tekrar eski haline dönmüş. Geriye elinde yalnızca camdan ayakkabısının bir teki kalmış. Külkedisi Sindirella diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş. O gece Külkedisi, hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünerek sabaha kadar ağlamış. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. “Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” diyormuş. Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. Elbette ikisine de olmamış. Ayaklarına girmemiş bile. Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı yalnızca birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş.

“Hanımefendi,” demiş Prens, Külkedisi’ne, “Bir de siz deneseniz?” “O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey kız kardeşler. Ancak Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Ayakkabı Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklifi ederken iki üvey kız kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi, Prens’in teklifini sevinç içinde kabul etmiş. Prensle mutlu bir hayat sürmüşler. Onlar ermiş muradına biz çıkalım keravetine..

Rapunzel Masalı

Rapunzel
Rapunzel Masalı

Bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Bir süre sonra kadın bir bebek beklediğini fark etmiş. Birgün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel güzel çiçekleri, sebzeleri seyrederken
kadının gözleri ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka birşey düşünemez olmuş..

– “Ya bu marullardan yerim yada ölürüm ” demiş, kendi kendine yemeden içmeden kesilmiş. Zayıfladıkça, zayıflamış. Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş endişelenmiş ki yandaki bahçenin duvarına tırmanmış. Bahçeye girmiş ve bir avuç marul toplamış. Ancak o bahçeye girmek büyük bir cesaret istiyormuş. Çünkü bahçe güçlü bir cadıya aitmiş. Kadın kocasının getirdiği maruları afiyetle yemiş. Ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşam çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat cadı pusuya yatmış onu bekliyormuş. Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen diye bağırmış. Bunun hesabını senden soracağım. Kadının kocası yalvarmaya başlamış. Karısının marullarının çok canı çektiğini söylemiş. Cadı o zaman:

– ” Alabilirsin ama bir şartım var bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz. ” Kadının kocası korkudan bu şartı kabul etmiş. Birkaç hafta sonra bebek doğmuş. Hemen o gün cadı gelip bebeği almış. Bebeğe RAPUNZEL adını vermiş. Çünkü bebeğin annesinin yediği marul türünün ismi RAPUNZEL ‘miş. Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel 12 yaşına gelince çok güzel bir kız olmuş. Cadı Rapunzel ‘ i bir ormanın içinde yüksek bir kuleye yerleştirmiş. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş. Sadece en tepesinde küçük bir pencere varmış. Cadı onu ziyarete geldiğinde aşağıdan uzat altın sarısı saçlarını diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını penceden uzatır cadıda saçlarına tutunup tırmanırmış. Birgün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. daha çok uzaktayken birinin söylediği şarkıyı duymuş. Sesi izleyerek kuleye varmış. Bakınmış kuleye çıkılacak bir merdiven görememiş.

Prens cadının kuleye nasıl çıktığını öğrenene kadar hergün gelmiş ertesi gün ” Rapuzel uzat altın sarısı saçlarını ” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanırmış. Rapunzel biraz korkuyomuş. Prens ona şarkı söylerken sesine aşık olduğun anlatınca Rapunzel in korkusu yatışmış. Prens Rapunzele evlenme teklif etmiş. Fakat Rapunzel in o kuleden kaçması mümkün değilmiş. Rapunzel in aklına bir fikir gelmiş. Prens gelirken her geldiğinde bir ipek çilesi getirirse rapunzel bunları ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş. Herşey yolunda gitmiş fakat Rapunzel birgün ” Anne prens senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma “diyince herşey ortaya çıkmış. Cadı
” Sen beni nasıl aldattın ben seni her türlü kötülükten korumaya çalışıyorum ” demiş ve Rapunzel in saçlarını kesmiş ve onu çok uzak bir ormandaki çöle göndermiş.

rapunzel_resimleri

Cadı kulede kalıp prensi beklemiş. Prens gelmiş seslenince cadı Rapunzel den kestiği saçları aşağı uzatmış. Prens yukarı tırmanınca cadıyla karşılaştığında kendisi aşağı bırakmış. Ölmemiş fakat yerdeki dikenler gözlerine batmış gözleri görmemeye başlamış. Yıllarca ormanda gözleri girmeden Rapunzeli arayarak dolaşıp durmuş. Birgün Rapunzel in yaşadığı köye varmış. Uzaklardan güzel bir ses gelmiş kulaklarına Rapunzel diye seslenmiş. Rapunzel prensi görünce iki damla mutluluk gözyaşı prensin gözlerine akıp bir mucize olmuş ve prensin gözleri açılmış ve gözleri görmeye başlamış. Birlikte mutlu bir şekilde prensin ülkesinde yaşamaya gitmişler . Mutlulukları ömür boyu sürmüş.